güneşe karşı günlerce oturmak, bira yudumlayıp kitap okumak istiyorsan, bir tabure de sen çek.
23 Temmuz 2010 Cuma
--
Kimsenin bana kötü dememesi için sağlam basmalıyım.
İlk olarak, herkesin anlaması gereken şu: "Herkes, kendi hayatını yaşıyor."
Neyse, konuşasım yok.
20 Temmuz 2010 Salı
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Bir sonbahar...
yapraklarım ezildiğinden beri utangaç.
Haksız olduğumu biliyorum rüzgara direnmediğim için ama
kollarımdaki dermansızlığı anlatamayacağım kimseye...
Zaten hep böyledir,
her ezildikten sonra, biraz daha düzelirim dedim
kimsesiz bir serüvenin,
boş bir yel değirmeninin kılıcını çeken adamı oldum.
Robinson kadar yalnız, Zorba kadar akıllı.
Yani olurken insan kendi dışında birileri,
susmaya vermeli kendini biraz.
Ürkek bir akşam üstünde,
çalkantılı olabileceğini bildiği bir sabaha uyanabilmeli..
"Konuştuğun kadar varsın" yalanları, adı üstünde bir salak aldatmacasıdır.
Sen de bilmiyorsun kimse sormadığı için konuşmadığımı!
Günlerin getirdikleri...
Bu arada hissizleştiğimi farkediyorum... İyisi bu mudur, bilmiyorum.
Ameliyatlık olmadıkça kötü gibi geliyor bir yandan. Bir yandan da bir şeyler yapmak istiyorum!
Biraz sonra hiçbişey.
Ne demiş Ramiz dayı, "Bazen, hiçbir şey yapmamak en iyisidir yeğen"
14 Temmuz 2010 Çarşamba
"Yüreksiz tabirli"
Tıpkı herkese her istediğini verebilecek yeteneğe sahip olmadığı gibi.. Aslında dikkat ederseniz, insan ne kadar da seviyor kabiliyeti olmadığı şeyleri sayarken.
En önemlisi, "beni böyle kabul et" demek şu noktada. Etmiyor musunuz? Etmiyorsanız, size gösterebileceğim 9 kapı var. Elbet birinden gidersiniz.
30 Haziran 2010 Çarşamba
Nasıl yani!
Sonra çıktı geldi! "Olmaz" dedi. "Nedir o olmayacak olan" dedim.. Güldü, aşağılar gibiydi. Bir de gülümser. "Bugün kahveler benden" dedi ve ekledi "Ben istemedikçe, hiçbir şey ayıltamaz seni!"
Korktum tabi. Çocukluğum zamanı gibi korktum. Hani nefesini tutarsın, gözlerini kısarsın ve sanki kopacak gibisindir. O yüzden hemen ellerinle ayak bileklerini sıkarsın.. Sindim içime. O da susmadı. Hani bazen birisi sana üzüldüğü için üzülürsün ya, oydu üzüntüm... Ne kadar tuhaftı!
Sonsuzu yaşadığımı sanacak kadar sıkıldım... Cama çevirdim kafamı, yağmur ertesiydi.. Kiraz ağacındaki bir kelebeğe rastladım..
"Korkma" dedi "Korkarsan, dönüşemezsin kelebeğe..."
Saçmayım belki ama, hislerim bu...
Nefes alıyoruz ve kelebek değiliz. Tamam, belki yarın da ölebiliriz ama, iyisiyle kötüsüyle gülmedik mi geçmişte ?
Kaç defa kırdık yakınımızın kalbini? Her huzur istediğimizde koştuğumuz yakınlarımıza, en çok ne kadar küs kalabildik?
Acıdık elbet, düşen çocuğa, dizi kanayana, bisikletten düşene, dişi sallanana...
Bırakmadık yokluğumuzu en boş anımızda bile.. Sarılacak hep bir boşluk bulduk, hep bir başkasının boşluğunu doldurmakla övündük, gurur duyduk kendimizle...
Aradık bazen. Saatlerce, günlerce aradık... Bir masum yüz, bir sessiz dokunuş, ucu kırık bir kalem gibi kaldık hatta, kağıdın üzerinde değildik, bildiğin dışarılardaydık, sokaklarda.. Hemen yüzümüz düşmez miydi saate bakınca?
Neredeydi peki o yaptırdığı görkemli ev için övünen adam? Teşekkür edip etmediğini sordunuz mu işçilere, ustabaşına? Onun kadar nankör değil miydi yoksa, bakkala gitmemek için tepinen sokaklarda...
Bir arkadaşımızı özlerdik, bir de arkadaş kalabilmeyi istediklerimizi özlerdik yokluğumuzda...
Kimse yalan söylemesin! Kimse yüzünü sağa sola çevirmesin! Doğru konuşalım artık, kaçımız der ki "İçim acımadı" diye, biz acıdık diye bize üzülen annemize!
Çocuktuk, hatırlayın, maça gidenler bilir... Orada yaşamadınız mı mutluluğu topluca?
Yaşadık.
Bugün buna sevinelim.
İyi veya kötü yaşadık... Güzel veya çirkin öleceğiz...
AKLIMIZI DA BIRAKMASAK BİR YERLERDE...
Neden bu kadar ciddisin?
26 Haziran 2010 Cumartesi
Buse...
7 Haziran 2010 Pazartesi
Öylesineki.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Ah bu hayatın ıskaları!
27 Mayıs 2010 Perşembe
Kafada uçan kelebek
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Ben geldim duyuyor musunuz?
12 Nisan 2010 Pazartesi
Hayatımın en mutlu günüydü!

İnsanlar hayatları boyunca sürekli birilerini rol model edinirler. Benim için de öyle birisi vardı. Hep vardı. İyi-kötü, belki biraz kader işi var ama, gazeteci olacağım ben. Benim idolüm, Sabah Gazetesi’nde okuduğum ilk günden bu yana Yılmaz Özdil. Uzun süredir yazmıyorum ama, blogumu daha önceden takip eden arkadaşlarım bilirler hayranlığımı, sevgimi. Yaklaşık bir ay kadar önce, Yılmaz Özdil’le röportaj yapsam diye içimden geçiriyordum ve bu konuda başka bir üstad tarafından destek gördüm. “Dene şansını” diyordu ama, daha önce attığım onlarca maile bir kez bile geri dönmemişti. Biz onu Atatürkçü Düşünce Kulübü olarak okulda görmeyi çok çok istedik! Mailimize bir kere döndü ve çok yoğun olduğunu, Star Haber’de, Hürriyet’te aynı gün çalışmak zorunda olduğunu anlattı. Hak vermemek elde değildi. Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarı ve en çok izlenen haberinin başında Uğur Dündar ile birlikte. Ümitsizdim kısacası ve hayalimde kurduğum adamın karşısına çıktığım zaman ağzımı bile açamayacağımı düşünüyordum. Fakat çok farklı oldu…
Röportaj için maili atan ben değil, arkadaşım Bürde’ydi. Hemen devreye girdim, o şaşkınlıkla röportaj fotoğraflarını çekmek istediğimi söyledim. O da haklı olarak en yakın arkadaşının onunla gelmesini istiyordu. Bir şekilde ben gittim kısacası. Karşısına oturdum, Atatürkçülüğüne, yazarlığına, zekasına hayran olduğum adamla sohbet etmeye başladım. Çok şey konuştuk, güzel bir röportaj yaptık. En sevdiğim, en beğendiğim, idolüm olan adamın karşı sandalyesine oturdum ve biz bir buçuk saat kadar konuştuk.
Ne aşk, ne de başka bir şey. Belki çocuğum olduğu zaman bu kadar sevinirim bilmiyorum ama ben hayatımın en güzel gününü orada, en mutlu anlarımı arka arkaya orada geçirdim. Belki bunun altında kariyer yapma, iyi bir işe sahip olma hırsları da var. Yani, o yüzden mutluyum demem de saçma olur. Ben en sevdiğim adamla konuştum işte!
İçerik hakkında konuşmak istemem. Zaten okuyanlar tespitlerini, eleştirdiklerini, gündeme getirdiklerini bilirler. Öyleydi işte. Hayatımın en güzel günüydü. Son olarak, bir gün onun kadar başarılı olmayı diliyorum! Yılmaz Özdil’i çok seviyorum!