şu an ne yaptığımı bilemedim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şu an ne yaptığımı bilemedim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2011 Cuma

kendine not tutan adamın karışık kafası

Sanki yüzüne tokat düşmüş. Moralin hep bozuk. Uçmaktan sıkılmış bir kuş gibisin. Oysa uçmaktan nasıl sıkılır ki bir kuş?
Sanki yerinde sayıyorsun. "Üzülme, geçecektir" diyorlar, inanmıyorsun.
"Sen bilirsin" demek isterdim. "Dinlen istersen, bak bir etrafına, dolaş biraz kafana göre" demek isterdim ama dinleyecek halin yok.
Bıkmışsın. Belki de haklısın ama tamamen haklı olmadın hiç.
Elbet kalkacaksın düştüğün yerden.
Kalkış zamanını erkene alsak biraz, çok mu sendelersin sonra? Bence hayır.
İyi düşünürsen iyi olur ancak. Sen de iyi düşün bence.
Ayrıca, bu kadar ince giyinmekten vazgeç artık.
Havalar soğudu. Seni senden başka düşünen yok.
Derin bir nefes al, sonra yüzünü yıka ve sokağa çık. Temiz hava her zaman iyidir.

Üstelik, faydası yok bunun. Böyle olmanın, böyle davranmanın, günde 3-5 kere içmenin, kahvaltıyı birayla yapmanın, zaman geçsin diye şaraba alışmaya çalışmanın, sigara içmeyi denemenin, kötü şeylere alışmak için zaman kaybetmenin gereği yok.

Yalnız bir şeyin gereği var, iyi olmak.
Biz iyi olalım, her şey iyi olsun.

26 Ağustos 2011 Cuma

surat kokusu

Surat her zaman anlatır gerçeği. Hiçbir şey saklanamaz ondan. Nergis Abla'nın kocasının boğazını kestiler. 2 kız okuttu direksiyon sallayarak. Bir gecenin orta yerinde, evin ortasına bir acı oturdu. Bıyıkları vardı amcanın. Adını hatırlamıyorum. Ölüm acısı 20. yüzyılda Hikmet'in de dediği gibi kısa sürüyor herhalde. Koltuk altında gazetesiyle gezerdi. Sokak lambasının altına çekerdi arabasını. O zamanlar özenirdik ona mahallece. Çünkü bizler, mahalle aralarınad kaybolmuş onlarca Del Piero'yduk, Maldini'ydik. Pepsi kutusuna fotoğrafımızın basılmayacağını bilecek kadar gerçekçiydik. O yüzden ölümleri de kolay kabulleniyorduk, mahallenin hastalarını da, arka mahallede çıkan kavgaları da. Mahallede polis, kapıda ambulans vardı. Bütün mahallenin huzurunu bozar bu. Sirenlerle dolu bir çocukluktu bizimkisi. Belki de şanslıydık. Çünkü kötü günler, kötü günleri çeker... Bazı hayatların felaketleri bitmez. Kanayan mendiller görmedik. Bu yüzden suratımıza hafif çizikler atıldı. Dizlerimizi, suratımızı, kollarımızı saymıyorum. Pis birer sokak kedisiydik.
Yıllar sonra konuştum Nergis teyzeyle. Dokunsam ağlayacaktı sanki. O yüzden el sıkışmadık. Ara sıra ekmek almaya giderken görürüm onu. Yüzüne yapışan ifade yine yerindeydi. Cesur kadındı ama. Hâlâ daha öyle. Evini değiştirmedi. Anılarla yaşıyordur belki. Kızları evlendi gitti, o yaşamaya devam ediyor kutu gibi evde. Bugün evinin kapısından içeri baktım. Elleri titreye titreye çantasını arıyordu. Sanki bir koku vardı evde. Sanki yüzüne yapışan o ifadenin kokusu. Geçer mi, geçmez mi bilmiyorum...

Sadece ara sıra o aslında yaşamayan kadının yüzünü görüyorum.
Gözlerimi kapayıp düşününce, sanki o ifade bana da geçecek gibi oluyor.
Böyle zamanlarda, kirli ellerimi, yaralı bacaklarımı düşünüyorum.
Çocukluğumdan kalanları ayıklıyorum.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Maskeler

Maskeler. Ne çoklar. Bizim "biz" olmadığımız anları en güzel onlar kapatır. Çocukken çiğnediğin yasak bir kötü sonuca varması gibi...
İnsanoğlu dönemler yaşar ve bu dönemler içinde maskeler takar. Mutluyu oynar, mutsuzu oynar, kızgını ve yalnızı, sevgisizi, açı, umursamazı...
Maskeler takılıyken, insanlar tanırız. Sonra zaman gelir, o yeni tanıdığımız insan, bize zaman içerisinde değiştiğimizi ya da hiçbir zaman göründüğümüz gibi olmadığımızı söyler. Haklıdır. Bizi hangi maske ile tanıdıysa öyle görmek ister.

Eğer hayatınızın belirli bir döneminde sürekli yalancı olduğunuz ima edilmeye başlarsa sebep bu olabilir.

Bana oluyor.
Sizi gülerken tanıyan insanların yanında hep gülmek ihtiyacı hissetmek.
Ya da mutlu olduğunuzda şaşıranlara tanık olmak.

14 Kasım 2010 Pazar

Ayna

"Neden bu kadar çok ayna var ki odanda?" dedi.
"Çünkü ben yalnız bir adamım" dedim.
"Tahmin ettiğimden de yalnızsın o zaman" dedi.
"Yalnız değilim, kendimleyim" dedim.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Hamlet'ler çok sever

Değirmenleri hatırlıyorum.
Soluk denizleri görmekten geliyorum...
Taş kaldırımda giden faytonların sesi kulağımda
ve bir bahçe kapısından bana baktığını hissediyorum.
Kesik kesik gelen nane kokuları gibisin ama
biliyorum, kaybolacaksın az sonra...

Don Kişot değilsem önceki hayatımda,
sen de Ophelia değilsin.
Biz olmayacak bir bir hikayede buluşmadık.
Aşkımızın arasında çağlar var sevgilim;
biz seninle aynı dili hiç konuşmadık.

Ve, Hamlet seni her zaman benden çok sevdi.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Adamı kızdan çok seviyorum

Hayatın pürüzlerini düzeltmekten geliyorum.
Ellerim bu yüzden pütür pütür...
Bir şiire yeni başlamıştım, bir şarkıyla ıslık bitirdim,
Kendimi köşe başında kovmaktan geliyorum..

Bilmediğim bir suratı gördüm aynada.
İstemeden yorulduğum günlere döndüğüm oldu...
Gözümün önünde ağlayan bir kız çocuğu var,
İçimden onu teselli ediyorum...

Sonu gelmeyecek kadar noktalara sahibim
Ben, bütün özgürlüğümü buna bağlıyorum...
Bir kararlılığım var, üzerine basa basa uyguladığım,
Hiçbir noktamı senin için harcamıyorum.

Tanıdığım bir kız var, üzüyor kendini...
İçimden onu teselli ediyorum.
Tabanca çeken bir adam girmişti rüyasına
O adamı, o kızdan çok seviyorum.

Ütüsü bozuk.

Evet dokroruma çok kızıyorum. İlk doğduğumda mosmormuşum ve "Yaşamaz" demişler benim için.
O zaman "hangi akılla" tutunduysam yaşamak için dünyanın görünmez dallarına, hala hayattayım bugün.
Şu an en büyük derdim; tabii ki parasızlık ve sıcaklar! Olmaması gereken bir zaman diliminde yaşayan çaresiz insanlarız. -bkz: saçlarım terden alnıma yapıştı- Acısı fena olmuştur doğanın her zaman.

Aslında demeye çalıştığım, söylemek istediğim çok şey yok. Sadece bu geçirdiğim günlerin adını koymaya çalışıyorum sadece...
Günü geldi, çamaşırlarımızı yıkadık, astık, kurusun diye astık balkona. Sonra yağmur yağdı ve biz "hiç" üzülmedik.

İşte bu nedende gizli üzülmememizin... daha doğrusu üzülmememin...
Hakikaten neden üzülmedim hiç..? Yoksa zaten bir daha kirlenip, asılıp, ütülenecek diye mi herşeyim...

23 Temmuz 2010 Cuma

Sussuskun

Susmayı özledin.
gece gelen misafirin kapıyı vurduğu o an,
eski tüm korkularını kovdun.

Oysa bendim o.
ama sen susmayı benden çok özledin.
o yüzden baktım kahve fincanlarına tek tek yüzün yerine

Bir müzik açtın, bir battaniye aldın üzerine.
oysa o battaniye kocamandı.
dün gece sadece benim ayaklarım üşüdü...

İlk kez bu kadar suskundun oysa.
korku bana geçti böylece.
kapını çaldığımda nasıl korktuysan, öyle korktum...

Sen dün sadece kedini sevdin.
omzun yüzün hizasında, yüzün üzerimde
seni göremeden bana sustun.

Ve en çok uykunu sevdim yalnız olan.
koltuğun üzerinde, dizlerin karnında, sol yanağın dizinde...
yüzün kapıda. işte en çok buna üzüldüm.

Ve dün sana "Nasıl bu kadar ince olabiliyorsunuz" dedim, hatırlarsın,
"Nasıl oldugunu bilsem inan ince düşünmek istemezdim" dedin.
seni hiç bu kadar zeki görmemiştim...

Seni ilk gördüğüm ana dönerdim ya hani,
iki merdiven üzerimden gülüşümü izliyordun. bir de gözlerimi..
O gün ilk sözü senin söylediğine inanamıyorum şimdi.
Bir de nasıl bozduğunu, buraya kadar gelen 3 dizeli bu şiirimi.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir sonbahar...

Bir sonbahar rüzgarının devirdiği aptal bir fidan gibiyim,
yapraklarım ezildiğinden beri utangaç.
Haksız olduğumu biliyorum rüzgara direnmediğim için ama
kollarımdaki dermansızlığı anlatamayacağım kimseye...
Zaten hep böyledir,
her ezildikten sonra, biraz daha düzelirim dedim
kimsesiz bir serüvenin,
boş bir yel değirmeninin kılıcını çeken adamı oldum.
Robinson kadar yalnız, Zorba kadar akıllı.

Yani olurken insan kendi dışında birileri,
susmaya vermeli kendini biraz.
Ürkek bir akşam üstünde,
çalkantılı olabileceğini bildiği bir sabaha uyanabilmeli..

"Konuştuğun kadar varsın" yalanları, adı üstünde bir salak aldatmacasıdır.
Sen de bilmiyorsun kimse sormadığı için konuşmadığımı!

Günlerin getirdikleri...

Sanki attan düştüm. Kuzenim ülkesine gittiğinden beri bir tuhaflık var üstümde. Ne acı!

Bu arada hissizleştiğimi farkediyorum... İyisi bu mudur, bilmiyorum.

Ameliyatlık olmadıkça kötü gibi geliyor bir yandan. Bir yandan da bir şeyler yapmak istiyorum!

Biraz sonra hiçbişey.

Ne demiş Ramiz dayı, "Bazen, hiçbir şey yapmamak en iyisidir yeğen"

14 Temmuz 2010 Çarşamba

"Yüreksiz tabirli"

Yüzünü gördüm. Semtinden utandığı için 2-3 durak yürüyen, bozuk makyajlı kızlar gördüm. Belki de onlardan birisiydin. Sakin bir sokağın ortasında, daha dün gece, sadece bir fahişenin ayak sesleri duyuluyordu. O ayak izlerini takip eden "yüreksiz" tabirli adamlar vardı. Aklımda da sadece, uzun boylu, kırmızı rujlu, elinde kadehli bir kadın. Ama fahişe değil. Ama aynı zamanda insan her zaman her istediğine ulaşabilecek kabiliyete sahip bir yaratık da değil.

Tıpkı herkese her istediğini verebilecek yeteneğe sahip olmadığı gibi.. Aslında dikkat ederseniz, insan ne kadar da seviyor kabiliyeti olmadığı şeyleri sayarken.

En önemlisi, "beni böyle kabul et" demek şu noktada. Etmiyor musunuz? Etmiyorsanız, size gösterebileceğim 9 kapı var. Elbet birinden gidersiniz.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Saçmayım belki ama, hislerim bu...

Yürüdüğümüz için bile şanslıyız. Gözlerimle gördüm engelli simitçinin bir el arabasıyla baş edemediğini.

Nefes alıyoruz ve kelebek değiliz. Tamam, belki yarın da ölebiliriz ama, iyisiyle kötüsüyle gülmedik mi geçmişte ?

Kaç defa kırdık yakınımızın kalbini? Her huzur istediğimizde koştuğumuz yakınlarımıza, en çok ne kadar küs kalabildik?

Acıdık elbet, düşen çocuğa, dizi kanayana, bisikletten düşene, dişi sallanana...

Bırakmadık yokluğumuzu en boş anımızda bile.. Sarılacak hep bir boşluk bulduk, hep bir başkasının boşluğunu doldurmakla övündük, gurur duyduk kendimizle...

Aradık bazen. Saatlerce, günlerce aradık... Bir masum yüz, bir sessiz dokunuş, ucu kırık bir kalem gibi kaldık hatta, kağıdın üzerinde değildik, bildiğin dışarılardaydık, sokaklarda.. Hemen yüzümüz düşmez miydi saate bakınca?

Neredeydi peki o yaptırdığı görkemli ev için övünen adam? Teşekkür edip etmediğini sordunuz mu işçilere, ustabaşına? Onun kadar nankör değil miydi yoksa, bakkala gitmemek için tepinen sokaklarda...

Bir arkadaşımızı özlerdik, bir de arkadaş kalabilmeyi istediklerimizi özlerdik yokluğumuzda...

Kimse yalan söylemesin! Kimse yüzünü sağa sola çevirmesin! Doğru konuşalım artık, kaçımız der ki "İçim acımadı" diye, biz acıdık diye bize üzülen annemize!

Çocuktuk, hatırlayın, maça gidenler bilir... Orada yaşamadınız mı mutluluğu topluca?

Yaşadık.

Bugün buna sevinelim.

İyi veya kötü yaşadık... Güzel veya çirkin öleceğiz...

AKLIMIZI DA BIRAKMASAK BİR YERLERDE...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ah bu hayatın ıskaları!

Yüzüm gülüyordu. Sıyrıldığım tüm yalanlardan, çıkarttığım tüm kıyafetler gibi kurtuldum. Güneşi hepimiz göremeyiz, farkındayım o yüzden. O yüzdendir ki, çıkarttığım ne varsa güneşe astım. Astığım yerden aldım, giyindim tekrar... Tekrar kurtuldum sonra... Yalanlar ve ben, bitmek bilmez bir yol gibiydik... Çıkan aksiliklerimiz ortaktı. Sevgimiz gibi. Adı aşk olan her şeyi yok ettik. 

Çürümüştü dudakların en ıslak iklimde ve yüzüne yüzüne esen rüzgara hesap sormak için kıpırdamıyordun bile. "Bu kadar teslim olmaz" demiştim hep. "Bu kadar küçültmez onu buralar, büyük kalır, büyük yaşar..." Büyük yaşadın evet. Hayatı başkalarının pantolonlarından öğrendiğin için, ne gelse başına, büyük gelirdi sana. Son rüyamda dudağın patlaktı, ağlıyordun... Çıplak ayağınla bastığın ilk çakıl taşının acısını çıkartmadığın göz yaşlarını, şimdi dudağın için döküyordun. Bu kadardı dayanıklığın.. 

Bir şarkıda kendimi duyuyordum. Bir çocuk ölüyordu şarkıda inandığı değerler için. İnandığım değerlerler için ölemediğim için utanıyordum. Kapattım şarkıyı, bi kahve koydum, bi müzik açtım, şarkı bitti ıslık çaldım, kahve bitti şarap açtım... Hayatımın kapıları gibiydi yani, bir açtım, bir kapadım bugünümü.  

Bir kadın çağırdım sonra piyano çalmayı bilen. "Gel" dedim, "Gelmem" dedi... "Neden" dedim, "Piyanon yok" dedi. Oysa parmaklarına baka baka yönetecektim aklımdaki orkestrayı! Ah bu hayatın ıskaları! Yakacağım canınızı!

25 Şubat 2010 Perşembe

İnsanın kendini tarif edemediğine şahitlik

*Duvara dayalı şekilde unutmuşum elimi. Koşuyorum bir yandan. Ellerim kanıyor, derim soyuluyor, kemiklerim kıvılcımlanıyor.

*Bu sessizlik o yüzden işte. "Nedendir bilmiyorum" değil, biliyorum. Yapacak ne var ama?

*Limit aşımına uğramış bir kalp, en sessiz çağlarını yaşayan bir kalp, kendi içinde kendisine bir yoldaş yaratmaya çalışan bir kalp.

*Deli gibi eğlenmek istiyorum. Sonra bir kapı çalmak... Bir kızın açmasını istiyorum o kapıyı. Girmek içeri, kapatmak ağzını, anlatmak kendimi... Düzeltmek her şeyi... Yanlış bildiği her şeyi değiştirmek. Günahsız olmadığımı ama hata yapmayı sevdiğimi anlatmak. Zayıflıklarımı, üzüntülerimi, hislerimi belki. Konuşmayacak, konuşursa sesinden etkileneceğim biliyorum. Sonra bir şarkı dinlemek onunla. Öpmek son kez, ölmek arkasından...

*Mekanlarla insanları bağdaştırdım. Yeni bağdaştırmadım, hep böyleydi... En güzel yerlerde en güzel kişiler yok maalesef.

*Kelepçeler gömdüm mezarına. Bir şiir okudum kan damlayan parmağımdan mezarını göstererek. Attila İlhan 34 FN 346. O şiirdeki kan ile birleşti kanlarımız.

*Hata yapmaktan yorulan insan yanlış yapmaya mahkum adamdır.

*Saçmaladığım için özür dilerim.

Bu yazıyı ne zaman okursanız okuyun, iyi geceler diliyorum..

1 Şubat 2010 Pazartesi

Boşa oksijen..

Bu aralar tam gebeşim sanırım. Okulum tatil. Sabah 4'te yatıyorum, öğlen 1'de kalkıyorum. Kahvaltı, gazete oku, biraz tv izle... Saat oldu 4 zaten. O saatten sonra "Gün bitti" diyorum. Üst üste 3 gündür oluyor bu. 3 gün önce de kötüydü zaten bazı şeyler. İyi başladı, tuhaflaştı, tökezledi, yıkıldı sonra...

Ne kötü insanın kendisine söz geçirememesi. Bir yerde tıkanıyorum. Kendime de var, yalan değil. Ama daha çok karşımdakileri üzüyorum... Kimseye bir yararı olmayan insan, şunu diyor bir müddet sonra: "Neden yaşıyorum?"

Bu arada, kesinleşti ki, alttan ders bırakmıyorum. Fotoğraf makinam var elimin altında. Git, fotoğraf çek, arkadaşlarınla görüş, uyuşuk olma, kendine gel, bişeyler yaz, bişeyler üret... Yok ama. Sevmiyorum kendimi. Hasat yapıldıktan sonra dalda unutulmuş tek mandalina gibiyim.

Kendimden hiç memnun değilim açıkçası. Sinir oluyorum kendime. Biraz içip dağıtmam lazım.
Kitap okumam lazım. Bişeylerle uğraşmam lazım ! Sıkıldım !

28 Aralık 2009 Pazartesi

Adam olmak istemiyorum

Çok güzel sözler duyuyorum bu aralar... "Adam olmak istemiyorum"da bunlardan bir tanesi...
Bir şeylere ayak diremeye karar verdiğimiz zaman çabukcak vazgeçiyor muyuz, yoksa sonuna kadar gidebiliyor muyuz...

Bunu çok denedim. Söylediğim sözleri tutmak, aldığım kararların arkasında durabilmek fikirlerime sahip çıkmak... "Fikirlerime sahip çıkmak" diyorum, çünkü bir fikrimiz vardır, aklımızda olan sadece budur. Fikirlerimizin varacağı noktaya, ulaşacağı sonuca tesir edebilmek istiyorum.

Genellikle fırtınalardan önce havada sukünet vardır. Telaşsızdır bulut, sakindir rüzgar...
Alacağım hasar tahmin ettiğim kadar olmalı. Fazlası olmamalı.

Adam olmamalıyım. Yaşım küçük olmalı. Herkes küçüklüğüme saygı göstermeli... Fikirlerimi değerlendirilebilir bulmalı.

Bu arada okuldayım, kötü ve ağır çalışan bir machintos var önümde (böyle mi yazılır bilmiyorum) dersim iptal oldu, canım sıkkın...

2010'dan dileklerim başlıklı bişey yazmanın zamanı geldi de geçiyor bile... Akşam Ezel var (izlediğim tek dizi, ki TV'ye ve onun alemine karşıyımdır) sanırım ertelenecek yine...

2010'dan önce, 2009'un bu son günlerinde, konusuz ve saçma sapan bir giriş yaptım bir kaç gün ötesine... ?

Şaşırdım sevgili blog sayfam. Dikkat et kendine...

"Dalya" mı diyoruz ?

99 demişiz. 100. izleyiciye diş macunu alacağım.

Yazmaya devam yardın itibaren tekrardan...

Enteresan bir haftasonuydu. Eğlence-şaşkınlık-bol yürüyüş...

Daha iyileri ola.

Sevgiler..

21 Aralık 2009 Pazartesi

Hiç böyle düşünmemiştim...

"Nasıl geçiyor en uzun gecen" dedi bir arkadaşım. Donup kaldım resmen. Hakikaten de en uzun gecedeyiz... Ötekilerden bir farkı yok aslında...

Fakat sanıyorum ki, üzüntüleri, sıkıntıları, acıları geride bırakıp, biraz umut etmenin, güzel düşünmenin, aydınlanmanın zamanı olmalı bu gün dönümü...

Gecenin en uzunu bugün ama, yarından itibaren kısalacak.
Hayatımıza bundan sonra hergün birer dakika ekleyeceğiz gündüzden.

Bence çok güzel. Böyle olsun. Güzel bir anlamı.

En uzun geceniz, en güzel gündüzlere açılsın değerli blog severler :)