Susmayı özledin.
gece gelen misafirin kapıyı vurduğu o an,
eski tüm korkularını kovdun.
Oysa bendim o.
ama sen susmayı benden çok özledin.
o yüzden baktım kahve fincanlarına tek tek yüzün yerine
Bir müzik açtın, bir battaniye aldın üzerine.
oysa o battaniye kocamandı.
dün gece sadece benim ayaklarım üşüdü...
İlk kez bu kadar suskundun oysa.
korku bana geçti böylece.
kapını çaldığımda nasıl korktuysan, öyle korktum...
Sen dün sadece kedini sevdin.
omzun yüzün hizasında, yüzün üzerimde
seni göremeden bana sustun.
Ve en çok uykunu sevdim yalnız olan.
koltuğun üzerinde, dizlerin karnında, sol yanağın dizinde...
yüzün kapıda. işte en çok buna üzüldüm.
Ve dün sana "Nasıl bu kadar ince olabiliyorsunuz" dedim, hatırlarsın,
"Nasıl oldugunu bilsem inan ince düşünmek istemezdim" dedin.
seni hiç bu kadar zeki görmemiştim...
Seni ilk gördüğüm ana dönerdim ya hani,
iki merdiven üzerimden gülüşümü izliyordun. bir de gözlerimi..
O gün ilk sözü senin söylediğine inanamıyorum şimdi.
Bir de nasıl bozduğunu, buraya kadar gelen 3 dizeli bu şiirimi.
güneşe karşı günlerce oturmak, bira yudumlayıp kitap okumak istiyorsan, bir tabure de sen çek.
23 Temmuz 2010 Cuma
--
Günlerdir soruyorum aslında. İnsanlarla yaşadığım ortak hayat, ilişkide bulunduğum herkese bıraktığım bir geçmiş var. Hepsinin aklında iyi veya kötüyüm. Acımasız olduğumu söyleyenler de oldu ama pek umursadığım söylenemez. Çünkü bu ispat ister. İnsanları üzmüş bile olabilirim. Üzmeden de olsa, asla acımasız davranmam. Öyle bir evredeyim ki, hayatımda ne olup bittiği konusunda gerçekten fikrim yok. Üzüldüğüm şeyler var.
Kimsenin bana kötü dememesi için sağlam basmalıyım.
İlk olarak, herkesin anlaması gereken şu: "Herkes, kendi hayatını yaşıyor."
Neyse, konuşasım yok.
Kimsenin bana kötü dememesi için sağlam basmalıyım.
İlk olarak, herkesin anlaması gereken şu: "Herkes, kendi hayatını yaşıyor."
Neyse, konuşasım yok.
20 Temmuz 2010 Salı
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Bir sonbahar...
Bir sonbahar rüzgarının devirdiği aptal bir fidan gibiyim,
yapraklarım ezildiğinden beri utangaç.
Haksız olduğumu biliyorum rüzgara direnmediğim için ama
kollarımdaki dermansızlığı anlatamayacağım kimseye...
Zaten hep böyledir,
her ezildikten sonra, biraz daha düzelirim dedim
kimsesiz bir serüvenin,
boş bir yel değirmeninin kılıcını çeken adamı oldum.
Robinson kadar yalnız, Zorba kadar akıllı.
Yani olurken insan kendi dışında birileri,
susmaya vermeli kendini biraz.
Ürkek bir akşam üstünde,
çalkantılı olabileceğini bildiği bir sabaha uyanabilmeli..
"Konuştuğun kadar varsın" yalanları, adı üstünde bir salak aldatmacasıdır.
Sen de bilmiyorsun kimse sormadığı için konuşmadığımı!
yapraklarım ezildiğinden beri utangaç.
Haksız olduğumu biliyorum rüzgara direnmediğim için ama
kollarımdaki dermansızlığı anlatamayacağım kimseye...
Zaten hep böyledir,
her ezildikten sonra, biraz daha düzelirim dedim
kimsesiz bir serüvenin,
boş bir yel değirmeninin kılıcını çeken adamı oldum.
Robinson kadar yalnız, Zorba kadar akıllı.
Yani olurken insan kendi dışında birileri,
susmaya vermeli kendini biraz.
Ürkek bir akşam üstünde,
çalkantılı olabileceğini bildiği bir sabaha uyanabilmeli..
"Konuştuğun kadar varsın" yalanları, adı üstünde bir salak aldatmacasıdır.
Sen de bilmiyorsun kimse sormadığı için konuşmadığımı!
Günlerin getirdikleri...
Sanki attan düştüm. Kuzenim ülkesine gittiğinden beri bir tuhaflık var üstümde. Ne acı!
Bu arada hissizleştiğimi farkediyorum... İyisi bu mudur, bilmiyorum.
Ameliyatlık olmadıkça kötü gibi geliyor bir yandan. Bir yandan da bir şeyler yapmak istiyorum!
Biraz sonra hiçbişey.
Ne demiş Ramiz dayı, "Bazen, hiçbir şey yapmamak en iyisidir yeğen"
Bu arada hissizleştiğimi farkediyorum... İyisi bu mudur, bilmiyorum.
Ameliyatlık olmadıkça kötü gibi geliyor bir yandan. Bir yandan da bir şeyler yapmak istiyorum!
Biraz sonra hiçbişey.
Ne demiş Ramiz dayı, "Bazen, hiçbir şey yapmamak en iyisidir yeğen"
14 Temmuz 2010 Çarşamba
"Yüreksiz tabirli"
Yüzünü gördüm. Semtinden utandığı için 2-3 durak yürüyen, bozuk makyajlı kızlar gördüm. Belki de onlardan birisiydin. Sakin bir sokağın ortasında, daha dün gece, sadece bir fahişenin ayak sesleri duyuluyordu. O ayak izlerini takip eden "yüreksiz" tabirli adamlar vardı. Aklımda da sadece, uzun boylu, kırmızı rujlu, elinde kadehli bir kadın. Ama fahişe değil. Ama aynı zamanda insan her zaman her istediğine ulaşabilecek kabiliyete sahip bir yaratık da değil.
Tıpkı herkese her istediğini verebilecek yeteneğe sahip olmadığı gibi.. Aslında dikkat ederseniz, insan ne kadar da seviyor kabiliyeti olmadığı şeyleri sayarken.
En önemlisi, "beni böyle kabul et" demek şu noktada. Etmiyor musunuz? Etmiyorsanız, size gösterebileceğim 9 kapı var. Elbet birinden gidersiniz.
Tıpkı herkese her istediğini verebilecek yeteneğe sahip olmadığı gibi.. Aslında dikkat ederseniz, insan ne kadar da seviyor kabiliyeti olmadığı şeyleri sayarken.
En önemlisi, "beni böyle kabul et" demek şu noktada. Etmiyor musunuz? Etmiyorsanız, size gösterebileceğim 9 kapı var. Elbet birinden gidersiniz.
30 Haziran 2010 Çarşamba
Nasıl yani!
Uyandım, saat 11'e geliyordu... Yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, saate baktım, ekmek içi yedim biraz ve tekrar yatağa attım kendimi.. Başım ağrıyor, deli gibi.. Bir kahve yaptım, yanına da bir puro yaktım...
Sonra çıktı geldi! "Olmaz" dedi. "Nedir o olmayacak olan" dedim.. Güldü, aşağılar gibiydi. Bir de gülümser. "Bugün kahveler benden" dedi ve ekledi "Ben istemedikçe, hiçbir şey ayıltamaz seni!"
Korktum tabi. Çocukluğum zamanı gibi korktum. Hani nefesini tutarsın, gözlerini kısarsın ve sanki kopacak gibisindir. O yüzden hemen ellerinle ayak bileklerini sıkarsın.. Sindim içime. O da susmadı. Hani bazen birisi sana üzüldüğü için üzülürsün ya, oydu üzüntüm... Ne kadar tuhaftı!
Sonsuzu yaşadığımı sanacak kadar sıkıldım... Cama çevirdim kafamı, yağmur ertesiydi.. Kiraz ağacındaki bir kelebeğe rastladım..
"Korkma" dedi "Korkarsan, dönüşemezsin kelebeğe..."
Sonra çıktı geldi! "Olmaz" dedi. "Nedir o olmayacak olan" dedim.. Güldü, aşağılar gibiydi. Bir de gülümser. "Bugün kahveler benden" dedi ve ekledi "Ben istemedikçe, hiçbir şey ayıltamaz seni!"
Korktum tabi. Çocukluğum zamanı gibi korktum. Hani nefesini tutarsın, gözlerini kısarsın ve sanki kopacak gibisindir. O yüzden hemen ellerinle ayak bileklerini sıkarsın.. Sindim içime. O da susmadı. Hani bazen birisi sana üzüldüğü için üzülürsün ya, oydu üzüntüm... Ne kadar tuhaftı!
Sonsuzu yaşadığımı sanacak kadar sıkıldım... Cama çevirdim kafamı, yağmur ertesiydi.. Kiraz ağacındaki bir kelebeğe rastladım..
"Korkma" dedi "Korkarsan, dönüşemezsin kelebeğe..."
Saçmayım belki ama, hislerim bu...
Yürüdüğümüz için bile şanslıyız. Gözlerimle gördüm engelli simitçinin bir el arabasıyla baş edemediğini.
Nefes alıyoruz ve kelebek değiliz. Tamam, belki yarın da ölebiliriz ama, iyisiyle kötüsüyle gülmedik mi geçmişte ?
Kaç defa kırdık yakınımızın kalbini? Her huzur istediğimizde koştuğumuz yakınlarımıza, en çok ne kadar küs kalabildik?
Acıdık elbet, düşen çocuğa, dizi kanayana, bisikletten düşene, dişi sallanana...
Bırakmadık yokluğumuzu en boş anımızda bile.. Sarılacak hep bir boşluk bulduk, hep bir başkasının boşluğunu doldurmakla övündük, gurur duyduk kendimizle...
Aradık bazen. Saatlerce, günlerce aradık... Bir masum yüz, bir sessiz dokunuş, ucu kırık bir kalem gibi kaldık hatta, kağıdın üzerinde değildik, bildiğin dışarılardaydık, sokaklarda.. Hemen yüzümüz düşmez miydi saate bakınca?
Neredeydi peki o yaptırdığı görkemli ev için övünen adam? Teşekkür edip etmediğini sordunuz mu işçilere, ustabaşına? Onun kadar nankör değil miydi yoksa, bakkala gitmemek için tepinen sokaklarda...
Bir arkadaşımızı özlerdik, bir de arkadaş kalabilmeyi istediklerimizi özlerdik yokluğumuzda...
Kimse yalan söylemesin! Kimse yüzünü sağa sola çevirmesin! Doğru konuşalım artık, kaçımız der ki "İçim acımadı" diye, biz acıdık diye bize üzülen annemize!
Çocuktuk, hatırlayın, maça gidenler bilir... Orada yaşamadınız mı mutluluğu topluca?
Yaşadık.
Bugün buna sevinelim.
İyi veya kötü yaşadık... Güzel veya çirkin öleceğiz...
AKLIMIZI DA BIRAKMASAK BİR YERLERDE...
Nefes alıyoruz ve kelebek değiliz. Tamam, belki yarın da ölebiliriz ama, iyisiyle kötüsüyle gülmedik mi geçmişte ?
Kaç defa kırdık yakınımızın kalbini? Her huzur istediğimizde koştuğumuz yakınlarımıza, en çok ne kadar küs kalabildik?
Acıdık elbet, düşen çocuğa, dizi kanayana, bisikletten düşene, dişi sallanana...
Bırakmadık yokluğumuzu en boş anımızda bile.. Sarılacak hep bir boşluk bulduk, hep bir başkasının boşluğunu doldurmakla övündük, gurur duyduk kendimizle...
Aradık bazen. Saatlerce, günlerce aradık... Bir masum yüz, bir sessiz dokunuş, ucu kırık bir kalem gibi kaldık hatta, kağıdın üzerinde değildik, bildiğin dışarılardaydık, sokaklarda.. Hemen yüzümüz düşmez miydi saate bakınca?
Neredeydi peki o yaptırdığı görkemli ev için övünen adam? Teşekkür edip etmediğini sordunuz mu işçilere, ustabaşına? Onun kadar nankör değil miydi yoksa, bakkala gitmemek için tepinen sokaklarda...
Bir arkadaşımızı özlerdik, bir de arkadaş kalabilmeyi istediklerimizi özlerdik yokluğumuzda...
Kimse yalan söylemesin! Kimse yüzünü sağa sola çevirmesin! Doğru konuşalım artık, kaçımız der ki "İçim acımadı" diye, biz acıdık diye bize üzülen annemize!
Çocuktuk, hatırlayın, maça gidenler bilir... Orada yaşamadınız mı mutluluğu topluca?
Yaşadık.
Bugün buna sevinelim.
İyi veya kötü yaşadık... Güzel veya çirkin öleceğiz...
AKLIMIZI DA BIRAKMASAK BİR YERLERDE...
Neden bu kadar ciddisin?
"wanna know how i got these scars? my father was... a drinker. and a fiend. and one night he goes off crazier than usual. mommy gets the kitchen knife to defend herself. he doesn't like that. not. one. bit. so, me watching, he takes the knife to her, laughing while he does it. turns to me and he says "why so serious?" comes at me with the knife,"why so serious?" he sticks the blade in my mouth. "let's put a smile on that face!"
26 Haziran 2010 Cumartesi
Buse...
Eveet, okul bitti, finaller açıklandı, çalışıyorum hala okulda... Uzaktan bakınca pürüzsüz bir hayat, sakin bir koy, eşsiz bir manzara...
Ama terör, ama Buse Sarıyağ...
Kalbime resmen kızgın demirler basıyorlar...
Babasının dediği hep aklımda. Şöyle demişti teröristlere: "Siz Türk olamadınız, siz Kürt'te olamadınız... Siz kalleş oldunuz!"
Yaş ise daha "17"...
Onun da nice üç noktaları vardı ki, yaşasaydı ÖSS'ye girecekti, subay olmak istiyordu...
Peki ya Ata'sına saygısı ve sevgisi?
Azalıyoruz insanlar, azalıyoruz insanlık...
Mekanın cennet olsun canım kardeşim...
7 Haziran 2010 Pazartesi
Öylesineki.
"Hayat koyu bir balgam, sert bir pornoydu dün" demiş Teoman ama, eksik olan şey bugün hissettiklerinin tam karşılığını bilmiyoruz. Çünkü söylediği; "Bir tuzağa kaptırmıştım kendimi, ama eminim Tanrı var bugün"... Dünler ile bugünler arasındaki çizgiler kişiye göre değişken demekki... Çünkü, insan kendini değerlendiriyor böyle. "Şu kadar değiştim" demek için, bana kalırsa gerçekten "Şu kadar" değişmek lazım. Hafif yalanlar gibi sallanmadan, bozuk plaklar gibi takılmadan, dürüst olarak aynalara söylemeli hayatın değiştiğini.
Tam 1 hafta evden çıkmamıştım. Malum final haftası. Bugün sınava geldim, fotoğrafçılık sınavı. Hemen notumu da öğrendim. 87. Oturdum işte günlerdir. Sakinlikten korkuyorum anlatabiliyor muyum? Bence hayat sinemada koltuğundan kaldıran bir film gibi olabilmeli ara sıra.
Kötülük çağırıyor değilim, lütfen güzel şeyler olsun Tanrım. Para kazandır bana. Çalışmak istiyorum. Hedeflerim var. Almak istediklerim, sahip olduğum ama değiştirmek istediklerim var.
Memnunum ama. Değer görmek güzel. Gerçekten güzel bir yandan.
Öyle işte. Eteğindeki erikleri tasa döken küçük kız gibi, döktüm içimi. Dün-bugün çelişkisi yaşıyorum. Mutluluğu hazmediyorum. Atatürk'ü seviyorum. Şehitler için üzgünüm. Dışımda dönen dünyaya kayıtsız değilim, aksine çok içindeyim. Galiba güzel devam edecek herşeyim.
Bitsin artık keşkelerim! Yeter bu kadar kendi kendime konuşmam. Şimdi karşı binaya geçip Ozan'ın ofisine gidip onunla konuşmak istiyorum!
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Ah bu hayatın ıskaları!
Yüzüm gülüyordu. Sıyrıldığım tüm yalanlardan, çıkarttığım tüm kıyafetler gibi kurtuldum. Güneşi hepimiz göremeyiz, farkındayım o yüzden. O yüzdendir ki, çıkarttığım ne varsa güneşe astım. Astığım yerden aldım, giyindim tekrar... Tekrar kurtuldum sonra... Yalanlar ve ben, bitmek bilmez bir yol gibiydik... Çıkan aksiliklerimiz ortaktı. Sevgimiz gibi. Adı aşk olan her şeyi yok ettik.
Çürümüştü dudakların en ıslak iklimde ve yüzüne yüzüne esen rüzgara hesap sormak için kıpırdamıyordun bile. "Bu kadar teslim olmaz" demiştim hep. "Bu kadar küçültmez onu buralar, büyük kalır, büyük yaşar..." Büyük yaşadın evet. Hayatı başkalarının pantolonlarından öğrendiğin için, ne gelse başına, büyük gelirdi sana. Son rüyamda dudağın patlaktı, ağlıyordun... Çıplak ayağınla bastığın ilk çakıl taşının acısını çıkartmadığın göz yaşlarını, şimdi dudağın için döküyordun. Bu kadardı dayanıklığın..
Bir şarkıda kendimi duyuyordum. Bir çocuk ölüyordu şarkıda inandığı değerler için. İnandığım değerlerler için ölemediğim için utanıyordum. Kapattım şarkıyı, bi kahve koydum, bi müzik açtım, şarkı bitti ıslık çaldım, kahve bitti şarap açtım... Hayatımın kapıları gibiydi yani, bir açtım, bir kapadım bugünümü.
Bir kadın çağırdım sonra piyano çalmayı bilen. "Gel" dedim, "Gelmem" dedi... "Neden" dedim, "Piyanon yok" dedi. Oysa parmaklarına baka baka yönetecektim aklımdaki orkestrayı! Ah bu hayatın ıskaları! Yakacağım canınızı!
27 Mayıs 2010 Perşembe
Kafada uçan kelebek
İnsan ne tarafa koşarsa koşsun, istediği dinlenmek, nefes almaktır... Bir yerde durur çünkü herşey... Başını bir omuza dayadığında aldığın nefesin ciğerlerine güzel dolmasını, hayata "dur" dediğinde boşa durmadığını anlaman için tanınan kısa sürede, o birkaç anın toplamı olan dakikaları iyi geçirdiğine sevinmelisin... Ben öyle seviniyoum işte.. Dakikalar, saniyeler, saliseler, küçük şeyler...
Tanrının herşeyi insan için yaptığını anlıyorsun çünkü. Göz yaşı mesela, mesela, yüzünün derisi.. Çekiçlerle günlerce dövülen deriler gibi olsaydı bu kadar güzel akar mıydı yüzümden?
Özlemek böyle dolu, güneş bu kadar güzel, sevmek şu kadar uçsuz...
Böyle ütülü, böyle düzenli değildi önceden her şey değil mi?
Bence de değildi...
Bu arada, seviyorsun şakaları, dudaklarımdan dökülenleri, güzel güzel... Seviyorsun, gül işte..
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Ben geldim duyuyor musunuz?
Buradan uzak olmak, alfabenin Z harfi olmak gibi. Uzak ve ıssız hissetmeme sebep oluyor, ne kötü.. Öncelikle bilgisayarım bozuk. Onu açıklamak isterim çünkü hayatla bağlantım gerçekten kesildi.. Onun dışında sürekli okuldayım, geziyorum ara sıra, içiyorum, seviyorum, bağırıp çağırıyorum.
Ortalama bir gencin yapabileceği ne varsa yapmaya çalışıyorum. 24 saati etkin kullanabilmek için mesela otobüsteyken kitap okumaya devam ediyorum.
Bu arada 18 Mayıs doğum günüm! Seviniyorum ama yaşlandığım için değil, yaşadığım için.. Kendime olan nezaketim buna müsade ediyor çünkü.. Bursaspor'un şampiyonluğuna da çok sevindim! Havalara uçtum! Facebook profil fotoğrafımda bile kaleci Volkan'ın ağlayan fotoğrafı var. Bu arada, bugün 17 Mayıs ve biz içmeye gidiyoruz. Gökmen 18 Mayıs'ta Kemer'e gidecek, size oradan sevgilerini gönderecek.. Yaza tatil imkanım yok çünkü.. Hem param yok, hem de büyük ihtimal Star Haber'de işe gireceğim! Yazımı dolu geçirmeliyim.
Yapacak çok şeyim var diye düşünüyorum. Yurt dışına çıkmak, nostaljik trene binmek, şarkı söylemek, konserlere gitmek... Bu arada, Volkan Konak'ın Marmara Üniversitesi'ndeki konserine gittim, harikaydı! Aşk oldum geldim! Yüreği yüzüne vuran 2-3 adamdan birisi Volkan'ım!
Kendimden haberler vermek gibi bencillik yaptım ama kusura bakmayın! Fırsat buldukça buralarda olacağım!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)