9 Ağustos 2011 Salı

iz

İçine siyah bulaşır insanın bazen. Sakat bir saate güvenir, çünkü başka saati yoktur. Sürekli çakmak isteyen adamlar gibi olur. Bu saat sorar.
Zaman kavramı yoktur. Sevdiğiyle de böyle olsun ister. Omurgasına parmaklarıyla evler kurmak ister zamansız adam. İçindeki siyah, en mutlu anda bile bırakmaz onu. En mutlu anın ortasında bile "Bir gün biterse" korkusu ya da "Bir gün bitecek" gerçeğiyle yaşar. O yüzden mutluluğu hep yarımdır. O yüzden ne zaman bir başkasını sevmeye başlasa, kalbini eksik götürür. Bir ilişkideki bütün amacı bir "iz" bırakmaktır. Bir aşkın bittiği andan itibaren birazcık da olsa konaklamak ister gittiği yerde. O yüzdendir ki, bol bol fotoğraf çektirir sevdiği kadınla. Diş fırçasını aynanın önüne koyar, giysi dolabına bir not yazar, bol bol hediye alır...

Zamansız adam içmeyi sever. Önü boş olan bir manzaraya geçer, denizi izler, geceyi izler, karanlığı izler... Sağ el genellikle şişe tuttuğu için daha soğuktur. Oysa o, sağ elin soğukluğunu sevdiği kadınla doldurmak ister. Tıpkı göç ederken yer değiştiren farklı kuşlar gibi.

Sonra da yazar.
Bir dram yazar,
bir kahramanlık,
aşk,
kaybetmek,
özlemek ve
ölmek üzerine.

2 Ağustos 2011 Salı

Belki de;

Düşünmemek için çıldırıyorum sanırım. Neyi düşünmemek istediğim konusunda da bir fikrim yok. Uzanıyorum sırtüstü. Tepemde güneş, tek ses dalgaların sesi...
Ne hayalini kurduğum bir araba var, ne de bir ev, mobilyalar, bir hayat arkadaşı.
Endişesizliğim ürkütücü. Sanki sonu yokmuş gibi, hep kendini tekrar ediyormuş gibi. Sanki hiç doğum günüm gelmeyecekmiş gibi mesela. Dolan 365 gün, sanki 366, 377, 378 gibi gidecekmiş gibi. Umursamaz olduğumu düşünmüyorum ama. Tuhaftır olan da bu.
Aptal aptal şeyleri düşünmekten, sıra önemlilere gelmeyecekmiş gibi. Sevmediğim bir kadınla evlenecekmişim, hayatımın içine sıçılacakmış gibi hissediyorum. Hiç düşünmediğim ilerideki evimde bok rengi berjeller olacak bu gidişle. Çekyata vurduğumda tozlar yükselecek. Ki aslında alerim vardır. Çok hapşuracakmışım gibi.
Belirsiz umutsuzluk. Belki de doğrusu.. Doğrusu nedir ki?

28 Nisan 2011 Perşembe

Eli cebinde, bir yangın izlemek.

Hayatımın yarısı iyi biri olmak çabası içinde, diğer yarısı da, değiştiğini düşünen tuhaf adamın taşıdığı beden içinde geçti. Ben hep sabit bir kişiliğin içinde olamamanın acısını çektim. Her farklı yaklaşmamda kişiliğim biraz daha bölündü böylece.
Azalarak, çoğalarak, düşerek ve doğrularak devam ettim.
Doğrularım iki elimin parmaklarını geçmez. Yanlışlarım da ısrarlarımdan ve duygularımın üzerinde fazla hakimiyet kurmasından gerçekleşti.
İdeal adam olmak yolunda tereddütler yaşadım. Daha da yaşayacağım.
Ne çok iyi bir dost olabildim ne de çok iyi bir sevgili. Sürekli 2. lig takımlarının yedek forveti gibiydim insanların hayatında. Ne zaman bir şeylerin arkasına saklanacak olsam, "Elimde imkanlarım olsaydı..." diye başlayan cümleler kuruyorum.
Üstelik avunmanın yüzlerce farklı çeşitini, yalanın onlarca çeşidini buldum. İyi yanım da bu birazcık. Çünkü yalan söylemek yerine daha çok avunmuşum. Benim sorunum demek ki hep benmiş.

Ağzımda bira tadı, ağrıyan gözlerle bir güne başlamak klasiğim olmuş zamanla.
Ve yalan yere fazladan diş fırçaları tutmuşum aynamın önünde. Sırf beni yalnız göstermesin diye. Üstelik, duvarıma astığım iki çerçevede de kalabalık insan grupları olması, ne kadar da tuhaf...
Yanan evler geliyor gözümün önüne. Ve bazen, bir bardak su döksem tümü sönecekmiş gibi düşünüyorum. Ama elim bardağa uzanmıyor.
Zaten neden uzansın ki?
İnsanın değişmeyen davranışları, bir müddet sonra alışkanlığı haline gelir.
Ben, bugüne kadar ne yanarsa yansın, ellerim cebimde izledim.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Maskeler

Maskeler. Ne çoklar. Bizim "biz" olmadığımız anları en güzel onlar kapatır. Çocukken çiğnediğin yasak bir kötü sonuca varması gibi...
İnsanoğlu dönemler yaşar ve bu dönemler içinde maskeler takar. Mutluyu oynar, mutsuzu oynar, kızgını ve yalnızı, sevgisizi, açı, umursamazı...
Maskeler takılıyken, insanlar tanırız. Sonra zaman gelir, o yeni tanıdığımız insan, bize zaman içerisinde değiştiğimizi ya da hiçbir zaman göründüğümüz gibi olmadığımızı söyler. Haklıdır. Bizi hangi maske ile tanıdıysa öyle görmek ister.

Eğer hayatınızın belirli bir döneminde sürekli yalancı olduğunuz ima edilmeye başlarsa sebep bu olabilir.

Bana oluyor.
Sizi gülerken tanıyan insanların yanında hep gülmek ihtiyacı hissetmek.
Ya da mutlu olduğunuzda şaşıranlara tanık olmak.

6 Şubat 2011 Pazar

kan damarlarıma koşarken

gözlerin eylül'dü.
nereye dokunsam etindi sonra.
sanki kaçıyorduk kovalanmadan...
elinin yeri saçlarım, ağırlığının yeri üzerim.
seni bir düzine seviyordum ve
damarlarımda atlar koşuyordu.
koşuyordu ve durmuyordu.
ve işte:
hayatından bir iç çamaşırı daha eksiliyordu
ve biz, medeniyetlerimizi terkediyorduk...
böyleydik.
sevişiyorduk.
bir süre sonra,
medeniyetlerimiz dönüyordu,
karşılıklı kahve içiyorduk.
aşk,
atkında sakladığın kızarıklıklarda duruyordu
bırak, dursundu.

Gökmen Kaya

13 Ocak 2011 Perşembe

Bu veda çok zor oldu


Her sağlam Galatasaray taraftarının bir anısı vardır Ali Sami Yen’de. Önünden geçerken bile tuhaf hissediyorken, şimdi yıkılacağını bilmek... En çok taraftar üzülüyor. Bu sevgi, sevgiliye olan sevgi ile aynı. İnsan ayrılırken anlıyor kıymetini. Sevgi ve aşk böyle yaşanır. Kötülükleri görmez gözün. Ya da ayrıldığında sevgilinden, dönüp baktığın zaman aklında hep güzel şeyler kalmıştır. Kötülükleri düşünmezsin. Taraftarlar da düşünmüyor. Düşünenler elbette vardır ama, onlar o üzüntünün bile güzelliğinin farkındaki taraftarlar...

Galatasaray’dan, Galatasaray’ın büyüklüğünden, Ali Sami Yen’in kişiliğinden bahsetmenin yeri değil şimdilik. Eti ve kemiğiyle, damarlarıyla canlı mı canlı duran mabedimize veda vakti.

İlk kez o kapıdan içeri ilkokula giderken girdiğimi hatırlıyorum. Küçük ayaklarımla merdivenleri bitirirken, Eski Açık büyüyordu yavaş yavaş gözümde. Sonra insanlar. En güzel yanı Sami Yen’in, içindeki herkesin “senden” olduğunu bilmek, “ait” hissetmek. Sonra, sarı ve kırmızı. Renkten çok daha ötesi. Tribünden çıkıyorsundur, ayağın takılır, hemen tanımadığın bir el uzanır sana. O elin samimiyetini yaşadığın hayatın içindeki her alanda ararsın ama bulamazsın. O samimiyet Sami Yen’in samimiyetidir. Su almak istersin, paran yoktur, yandaki taraftar paranı tamamlar. Küçük bir İzmir’dir kendi içinde Ali Sami Yen...

39 derece ateşim vardı, bir gün sonra da Gaziantep maçı. 4 kat çorap giydiğim ilk ve tek gün. Şişme ve kocaman bir montun içinde, kırmızı burnumla ve üşüyen ellerimle bağırıyordum: 4 sene üst üste şampiyon olduk! 2-0 kazandık.

Bir gün de, Eski Genel Sekreter Sinan Kalpakçıoğlu 2 tane bilet vermişti. Hayatımın ilk protokol maçıydı. Rakip Ankaragücü, skor yine 2-0. Çok para kazanıp, iyi yerlerden kombineler alabilme hayali buralarda başladı. Özhan Canaydın’la tanıştım, Adnan Polat’la, Burak Elmas’la. Sıradan hayatımın “unutulmazları” arasına girmişti o günüm. Her taraftarın imreneceği o kahverengi koltuklara oturmuştum.

Çocuktum, bir tane Bursaspor maçına gitmiştik. Bütün Emirgan! Berberinden çaycısına, koltukçusundan bakkalına! Arif, Hagi, Hakan Şükür... Üzerimde sarı formam vardı, önünde Show Tv reklamı. Hiç unutmam, 8 numara. Hugo Suat’ın numarası. Yine kazandık. Hep birlikteydik. Tanıdığım ama taraftar yüzünü göremediğim abilerimleydim, babamlaydım. Dünyanın en güzel köfte ekmeğini yedik.

Milan maçı da var. Jardel’in son dakikada 2-0 yaptığı, tarih yazdığımız maç. Sami Yen’de değildim. Yıl 2001. Yaşım 13. Kanal 6 yayın aracını yanında kaşkol, düdük, çekirdek satan bir amca vardı. Oradan düdük aldım bir tane. Paramın yettiği tek şey. Maç saatine kadar dolandım oralarda. Mecidiyeköy son durağının eski yerinde, dönmem gereken otobüsü zor buldum. Hayatımın tatlı ve korkulu anlarından birisiydi. Böyle anlar çok az yaşanır. O gün o maçı televizyondan izledim ama, kendisinden 6-7 saat haber alınamayan bir çocuk olduğum için tartışmalı bir akşam geçti. Galip geldiğimizde ise, her şey daha güzeldi...

20:45 şampiyonluğu! Son maç Sami Yen’de değildim ama o sezon bir sürü maça gittim. O maçı da Emirgan Ocakbaşı’nda izliyordu herkes. Bir de yandaki kahvede. Babamla 2 aydır küstük. Göz göze bile gelemiyorduk. Neden kırıldığımızı bile bilmiyorum şimdi sorsanız... Neyse, Denizli – Fenerbahçe’yi perişan ediyor, 17 dakika uzatma var. Kahvedeyim. Fahri amca oturduğu koltuğu masanın üstüne vurup kırıyor! Kahvede çıt yok! Herkesin yüreği ağzında, Fenerbahçe montlular bir yanda, biz bir yandayız. Tuncay koridorda sahaya çıkmadan önce “Bir çuval gol atarız” diyor. Babamın yüreği dayanmıyor, dükkana kapamış kendini. Ne televizyon açık ne radyo. Bu gerginlik tartışmalara dönüyor, uzatmalar falan derken, şampiyon oluyoruz. Ağlaya ağlaya dükkana haber vermeye gidiyorum. Babamın dünyadan haberi yok. Sarılıyorum, ağlıyoruz. “Şampiyon olduk” diyebiliyorum kendimi zorlayarak. O gece Ocakbaşı’na gidiyoruz, masamızda Aslansütü, yüzlerimiz gülüyor.

Son lig maçı, rakip Gençlerbirliği. Saniye 43 olmuş, 1-0 yeniğiz. Kar tipiye dönüyor, sıcaklık eksilere düşmüş... Eller ayaklar buz. Oraya kadar gelen taraftar, o soğukta o stadı dolduran taraftar, kendileri kadar sorumlu davranan oyuncular görmek ister. Sahada gezen, 3 pas yapamayan adamlar vardı. Acizlikten gözlerim doldu. Soğuk kipriklerime vurdu sonra. Sadece ben böyle değildim. Bütün taraftarlar isyan ettiler bu duruma. Ben futbolcu olsam, bir daha çıkmaya yüzüm olmazdı sahaya. 75. dakikaya kadar dayanabildim. 2-0 kaybettik. “Sami Yen hakkını size helal etmiyor!” diye bağırırken taraftar, güzel anılarım, hatıralarım arasına bunlar da girmesin, görmesem daha iyi dedim kendi kendime. Yine de ne o stada, ne o renklere bağlılığımı kaybettim. Kötü bir vedaydı Sami Yen’e. Zaten bu son gidişimdi.

Daha çok anısı vardır bu mabedin. Ayrılık kolay gözükebilir. Ruhumuzu, tarihimizi, duruşumuzu taşıyarak gidiyoruz Aslantepe’ye! Yeni bir sayfa açıp, eski ruhumuzla gidiyoruz yeni cehenneme!

5 Ocak 2011 Çarşamba

Yoldaki adam

Hayaatlarımdaki hatalarımdan çıkarttığım dersler elbet ki var. Bazen bir sürü taş devirdiğimi, insanların o taşların altında ezilenlerin olduğunu görüyorum. Aslında hatalarımdan, düşüncesizliklerimden, tercihlerimden utanmıyorum. Yaşadığım ne varsa hepsi birer sınav. Geriye dönüp baktığım zaman iyilerin, güzelliklerin çok olacağına eminim. Miktar farkedecek sadece. Ama iyiler çok olacak. Göreceğiz.

Bir yandan da komik ama. Yakın gördüğüm insanları, tanıdığıma kanaat getirdiğim insanlarla bile bile yanlışlara düşüyorum.
Sürprizlerle dolu bir hayatımız olacak.


Bu arada öğüt verip verip giden teyzeler gibi oldum. Bloguma ilgi göstermeliyim daha çok. Hatta 2010'a dair bir şeyler söylemeliyim.

Evet bunu yapmalıyım.

2 Aralık 2010 Perşembe

Bazı günler..

Bazı günler, geri gelir. Özlediğin ya da özlemediğin. Dönesi gelmiştir gelir...
Kendi yönetmediğin bir filmde; keydini oynuyorsundur. Müdahale edemezsin... İşte üzüntü de burada başlar.

29 Kasım 2010 Pazartesi

devam etmek istiyorum


Kırıklarla dolu bir çizelge gibi, yükselip alçalan bir hayatı yaşıyorum. Kah uçuyorum gökyüzüne seyrediyorum alemi, kah iniyorum yeryüzüne, seyrediyor alem beni!
Bu yükselme sadece duygusal anlamda olmuyor. Okulsal bir hayat yaşadığımdan da oluyor.

Genelde geziyorum. Elimde fotoğraf makinesi, bakınıyorum sağa sola. Bazen bir kitabın peşinden koşuyorum gözlerim kızarana kadar...

Bazen de tavanı izliyorum. Bazen saatler sürüyor. Sessizliğimin orta yerine kibrit düşse, koparıyorum kıyameti!
Kıyafetler denemek istiyorum. Yeni ayakkabılar giymek, vapurlara binmek, sokaklarda bağırmak, dere kenarına çadır kurup, defalarca aynı günü yaşamak istiyorum. Sonra da bir konserde kendimi kaybetmek; müzik damarlarımı çatlatana kadar kaybetmek kendimi...

Sanırım zihnimde geçen bütün bu eylemler silsilesi, ben bir boşluğa düşerken oluyor.
Düşerken düşünüyorum. Hayatımda eksikliğini bulamadığım bir şeyi en uygun yere koyup; yani düştükten sonra yara bandını dizine takıp koşmaya devam eden bir çocuk gibi devam etmek istiyorum.

Bütün denetimler kalksın. Bütün "neden" soruları kağıtlara yazılıp denize bırakılsın.

Nedensiz bir şey yapalım insanlık.

Bu kadar nedenimiz varken yaşamayı zorlaştırıyoruz çünkü...

26 Kasım 2010 Cuma

Kadın

Yaradılışa bakıyorum. İnsanlar en güzel ve en özel yaratıklar. Tabii entrikaları falan saymıyorum. Kafka'nın romanında bir sabah böcek olarak uyanan adam, bir süre sonra insanların hayatından bıkıp böcek kalmaya karar veriyor ya, öyle değil... Kötülükleri saymıyorum. Saf olarak bir kadın ve bir erkek olsun gözünüzün önünde.

Yaradılışa bakıyorum. 3. bir cinsiyet olsaydı, biz erkekler o 3. cins ile kadınlar için kavga ederdik.

23 Kasım 2010 Salı

Yüzleştiğim İstanbul




İnsanlar çevrelerine düşkün değillerse, özellikle de İstanbul'da yaşıyorlarsa, gerçekten de gaflet içindeler. Gezip görmediğiniz, hiç dokunmadığınız bir İstanbul -bilseniz de bilmeseniz de- var.
Bilmiş bilmiş konuştuğuma bakmayın, ben de bilmiyordum bir ay öncesine kadar... Gazetecilik öğrencisi olduğumu bu bloğu takip eden insanlar bilirler. Fotoğraf hocamızla -Haluk Çobanoğlu- İstanbul Tarihi Yarımadası'na gittik. Balat, Unkapanı taraflarını gezip fotoğraflar çektik. O çekim sırasında kendimi dünyadan bi haber olan zengin çocuklarına benzettim. İnsan "görmediği ile" bu şekilde karşılaşınca böyle hissediyor işte... 2 sefer daha gittim ayrı olarak. Sefalet içinde insanlar ve hayatları.... Yıkılmamak için yandaki beton binaya sırtını yaslanmış yaşlı tahta binalar... Su birikintileri, oyuncak silahlar, özensiz bakkallar, pis suralı çocuklar... Bu manzaraları daha önce fotoğraflarda görmüşlüğüm vardı. Yaşayınca çok başka oluyor. Bir çocuğu başından sevmek, kamerayı verip bir fotoğraf çekmesini seyretmek, ayaküstü onlara okumanın güzelliğini anlatmak, heyecanlarına ortak olmak, konuştuğunda yanlış cümleler seçip seçmediğini kavrayamadığı için, söylediğini hızlıca söyledikten sonra yanımdan hızla ayrılan çocuklar.

Çok başka bir yer İstanbul. Hani, Nazım'ın bir dizesinde dediği gibi, "derya içre olup, deryayı bilmeyen balıklar..." gibi hissettiren bir yer. Bu arada fotoğrafın en sevdiğim yanı da bu oldu sanırım. İletişim kurmak ve tanımak.

Unkapanında mesela, yol ortasında kasaplar var. Seyyar satıcılar çığlık çığlığa... Toptancılar baharat satıyorlar ve yolun karşısında da bir leğen içinde işkembe tuzlamışlar. Yavaşlamak zorundasınız çünkü her yerden tavuklar çıkabiliyor. Attığınız adımlardan anlıyorsunuz; bir medeniyetten çıkıp başka bir medeniyete doğru girdiğinizi.

En çok zoruma giden, defalarca turistlere benzetilmem oldu. Balta girmemiş ormanlar değil, Unkapanı. Ama o kadar alışmışlar ki o kabuğa, çıkmak istemiyorlar. Haliyle gelenler de yabancı onların gözünde... Çocuklar yanaşıp pantolonumdan çekiyorlar. Para her yerde aynı dilde sanırım. Hepsi hep bir ağızdan "Mani, mani" diyorlar. "Bir dakika çocuklar" dediğinizde sizden kötüsü yok. Çünkü Türk olduğunuzu anlıyorlar ve hayal kırıklığı yaşıyorlar. Paradan sonraki istekleri ise fotoğraf makinesine dokumak. Fotoğraf onlar için de çok başka bir dünya. Bir tanesinin fotoğrafını çektim, sonra da gösterdim... "Aaaa, İsmail" dedi kendi fotoğrafına bakarak...

Bazı çocuklar çok ayırt edici geliyor insanın gözüne. Bazen, bazı dönemlerde insanların başına gelir. Bir yerdesinizdir ve kendinizi oraya ait hissetmezsiniz. Kendinizi dışarda görürsünüz... Eviniz, yaşadığınız sokak, kıyafetleriniz, belki delik ayakkabınız... Etrafınızdaki insanların da sizin hayatınıza yakın bir hayat yaşadıklarını bile bile reddedersiniz yaşamınızı. Böyle anlarda yüzünüze bir kibir yapışıverir. Ama bu "pis" bir kibir değildir. Kibirin en pis olanı "diğer tarafta" yaşayanlarda vardır. Bu yüzdendir ki, bazıları "Mağrur" bakar sana. Yanındaki arkadaşlarından utanır ama kol kola yürümeyi devam ederler. "Acaba ne düşündüler hakkımda" diye düşünür o. Kafasının içine giremeseniz de bilirsiniz. Fotoğrafın dili sabittir. Hisleriniz de genelde doğruyu söyler. Aslında uzun uzadıya düşünmeye gerek yoktur. En dik yürüyeni, en yukardan bakmaya çalışanı, en rujlusu... Yatağa uzandığında bile uyumadan düşündüklerini hissedebilirsiniz...

Yani, eğer fırsatınız varsa, gidin oralara. Klişe gibi gelebilir; 10 sene sonra yok oralar... Ne tahta binalar var, ne de o insanlar, ne esnaflar, sokak oyunları... Alın fotoğraf makinenizi, unutmayın çemberlerimizin dışında da bir hayatın aktığını..

14 Kasım 2010 Pazar

Ayna

"Neden bu kadar çok ayna var ki odanda?" dedi.
"Çünkü ben yalnız bir adamım" dedim.
"Tahmin ettiğimden de yalnızsın o zaman" dedi.
"Yalnız değilim, kendimleyim" dedim.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Sakıncalardan atlamak.

Harika bir gün yaşadım. Sakıncaların üzerinden atlaya atlaya, sessiz sakin.
O'na "Seninle yağmura yakalanmak istiyorum" demiştim. Şaka gibi bir yağmur yağdı. Mucizeler en uzak memleketken gözümde, karşıma çıktı... Bu "his" gerçekten garip.

Ama üzülecekmişim gibi olan hissimin içinde, kocaman bir gölete düşmüş karıncanın kapladığı yer kadar olan bir "umut alanı" var. Bir de güzel güzel rüyalarım.

.../...

Ne tuhaf insanoğlu... Severken hiç bu kadar "çiğ süt emmiş" hissetmemiştim.
Doğama veriyorum yaptıklarımı, yapacaklarımı...
Eşikler atlamak, güzellikler yaşamak, hatta ayakkabılarını kapımda görmek istiyorum.

Çünkü bu seni seviyorum'un içine nal salmaktır.

.../...

Çok söyleyesim var ama açık konuşamayacak kadar kapalıyım dünyaya karşı.
Gözlerim bile sadece sana baktığımda güzel açılıyor.

.../...

Doğamın içindesin.

Seni bir de bu yüzden seviyorum.

7 Ekim 2010 Perşembe

Bana renk lazım.

E bu kadar süre yazmazsan, sayfa sana bakar, sen sayfaya bakarsın. Okumadığım bir kitap muamelesi yaparak bir kenara attım resmen blogumu. Dün geçmiş yazılarıma baktım. Çok hoşuma gidenler oldu.
Sanırım buradan yola çıkarak büyüdüğümü söyleyebilirim bile.
Kocaman laflar etmişim.
Kendimi geçmişimi okurken, maskeli, çok bilen, çok yanılan, sevmeyi beceremyen bir adam olarak gördüm.

Şimdi omzumda bir çukur var. Çünkü bir yerde kendime söz vermişim.
Yalnızlıktan şikayetçi değilim ama sıkıldım gerçekten.

Bana renk lazım!