Sızlıyor hala.
güneşe karşı günlerce oturmak, bira yudumlayıp kitap okumak istiyorsan, bir tabure de sen çek.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Trene bindim.
Sirkeci'den trene bindim. Adım attım vagona, yıldırım düştü kalbime.
12 Ağustos 2010 Perşembe
Olsun ama böyle sevgili 2
Evime geldiğimde ayakkabıları kapımda olsun. Bir kadeh kırmızı şarap, eski kaşar bir tabakta.. Müzik arkada: Frank Sinatra - Fly me to the moon. Bana baktığın zaman, korkuların kaçacak yer arasın.
Bir de sözünde dur.
Bu da önemli.
Olsun ama böyle sevgili
Sırtıma zıpla yeri gelince. Saçların açıkken de güzel olsun topuz olduğunda da...
Her daim güzel kok. Güldüğünde gömleğimin düğmelerinin kopacağını hissedeyim. Sana kitap okumama, kötü sesimle şarkılar söylememe izin ver. Elbisen kirlendiğinde kızma kimseye. Çoğu zaman gülüp geçmeyi bil. Filmlere gidelim, yemekler tadalım.. Hatta maça gidelim el ele. Sami Yen'de bağıralım deliler gibi. Konserlere gidelim bir de. İçkiye düşkün ol. Sabahın 5'inde, bir kaldırım taşında, ben yanında, rujun yanaklarına taşmış elinle silmekten... Sıkılmayalım. Sana kırıcı olduğumda bil içimi. "Yeter, konuşmak istemiyorum" dediğimde susmasını bil. Düşünme bir de ileriyi. Her harekete ayrı anlamlar yükleyip ona karşılık vermeye çalışarak yaşama. Hesaplarla gelme bana. İnanalım aşkımıza iskelelerdeki saatin doğruluğu kadar. Uyu bazen de omzumda. Bazen de kollarımda... Ve mutlaka uyandığında güzel ol. Önümüzdeki günün hayalini kurarak uyumalıyım. Arkadaşlarımız bizi anlatsın birbirine. Bir de filmimiz olsun.
Devamı var aslında...
5 Ağustos 2010 Perşembe
Karın ağrısı işte.
"Çık dolaş" dedim yağmura. Yağmur dolaşmaya gitti bulutlarla. Güneşi kovdum, sessiz sakin uzanıyorum.
Bir şiir geliyor dilimin ucuna; ama emin değilim sözlerinden. Özdemir Asaf yazmıştı: "Son isteğin nedir? Sorusu, Çok, çok kolaydır, ...ilk isteğin nedir? Sorusundan" Gerisini getiremiyorum.
Yarım kalan şeyler koğuşuna yolluyorum.
Neyse ki kafamda böyle bir yerim var. İstediğim zaman yarım kalmasını istediğim ne varsa yollayabiliyorum. Saate bakıyorum; yaşadığına pişman. "Bu kadar yavaş dönülür mü?" diyorum "Yorgunum" diyor. "Ben de" diyorum. Sonra beraber dönmeye başlıyoruz. O duvarında, ben yatağımda.
Uyku tutmuyor. Saat 4'tür desem diğer tüm çalışan saatleri yalancı durumuna düşürürüm. En aşağı 7 olmuştur.
Buna da canım sıkkın ya.
"Başka şeyler düşün" telkinlerimden de sıkılmadım değil. Düşünemiyorum.
O'nu alıp ilk uçağa, ardından ilk trene sonra da ilk vapura binmek istiyorum. Çünkü insan insanı yolda tanır derler. Seni hemen, kısa yoldan, aniden tanımak istiyorum. -hoş, tanımasam da olur- Yola çıkmak, aşık olmak, sabah akşam koklamak istiyorum. "Ne bir dost, ne bir sevgili, Dünyadan uzak bir deli... Beni sarar melankoli: Kafamın içersi ölür." diyor Sebahattin Ali. Panomdan okuyorum.
Karnımda bir ağrı.
Uyku? Uykuuu? Neredesin?
Bir şiir geliyor dilimin ucuna; ama emin değilim sözlerinden. Özdemir Asaf yazmıştı: "Son isteğin nedir? Sorusu, Çok, çok kolaydır, ...ilk isteğin nedir? Sorusundan" Gerisini getiremiyorum.
Yarım kalan şeyler koğuşuna yolluyorum.
Neyse ki kafamda böyle bir yerim var. İstediğim zaman yarım kalmasını istediğim ne varsa yollayabiliyorum. Saate bakıyorum; yaşadığına pişman. "Bu kadar yavaş dönülür mü?" diyorum "Yorgunum" diyor. "Ben de" diyorum. Sonra beraber dönmeye başlıyoruz. O duvarında, ben yatağımda.
Uyku tutmuyor. Saat 4'tür desem diğer tüm çalışan saatleri yalancı durumuna düşürürüm. En aşağı 7 olmuştur.
Buna da canım sıkkın ya.
"Başka şeyler düşün" telkinlerimden de sıkılmadım değil. Düşünemiyorum.
O'nu alıp ilk uçağa, ardından ilk trene sonra da ilk vapura binmek istiyorum. Çünkü insan insanı yolda tanır derler. Seni hemen, kısa yoldan, aniden tanımak istiyorum. -hoş, tanımasam da olur- Yola çıkmak, aşık olmak, sabah akşam koklamak istiyorum. "Ne bir dost, ne bir sevgili, Dünyadan uzak bir deli... Beni sarar melankoli: Kafamın içersi ölür." diyor Sebahattin Ali. Panomdan okuyorum.
Karnımda bir ağrı.
Uyku? Uykuuu? Neredesin?
4 Ağustos 2010 Çarşamba
3 Ağustos 2010 Salı
Tuvalimdeki kız.
Yüzünü çizen adamı tanıyorum.
O ressam arkadaşım olur.
Bir tuvalde görmüştüm duruşunu, hiç unutmam..
Elin belinde, başın yana yaslanmış,
az önce seslenmiş gibisin birisine,
sonra da saçlarını kaşımış...
Yüzün hafif buruşuk,
saçların yeni bozulmuş...
Sadece beni sevmiyorsun.
İfaden duygusal değil bana karşı
Daha adımı bile bilmiyorsun...
Ben sadece, tuvalden sana bakan yabancı bir adamım
Aşkından karnım ağrımış,
sakallarımı kaşıyıp
gözlerimi kaçırıyorum senden.
Baksan, utanacağım!
Utanmaktan korkuyorum!
Oysa şimdi deri ceketimin cebine bile sığmıyor hayallerim
Kocaman bir adam olduğuma inanmam için,
seni ne kadar sevdiğime emin olmam lazım.
Bana böyle bakarken ama
ama sessiz sakin geçerken yanımdan;
sadece saçlarım oynarken rüzgarından; zor!
Siyah beyaz bir filme giriyoruz seninle.
sen çıkıyorsun tuvalden,
dökülüyorsun ellerime,
büyüyorsun yanımda,
koşarak gidiyorsun.
Üzüntüden suratım çamur,
çamur suratım üzüntüden..
Soğuk kırlara gidiyorsun kısrak gibi
Deri ceketime bakıyorum; hayallerim yerinde..
Ceketimi sırtına atamadığım için üzülüyorum.
O ressam arkadaşım olur.
Bir tuvalde görmüştüm duruşunu, hiç unutmam..
Elin belinde, başın yana yaslanmış,
az önce seslenmiş gibisin birisine,
sonra da saçlarını kaşımış...
Yüzün hafif buruşuk,
saçların yeni bozulmuş...
Sadece beni sevmiyorsun.
İfaden duygusal değil bana karşı
Daha adımı bile bilmiyorsun...
Ben sadece, tuvalden sana bakan yabancı bir adamım
Aşkından karnım ağrımış,
sakallarımı kaşıyıp
gözlerimi kaçırıyorum senden.
Baksan, utanacağım!
Utanmaktan korkuyorum!
Oysa şimdi deri ceketimin cebine bile sığmıyor hayallerim
Kocaman bir adam olduğuma inanmam için,
seni ne kadar sevdiğime emin olmam lazım.
Bana böyle bakarken ama
ama sessiz sakin geçerken yanımdan;
sadece saçlarım oynarken rüzgarından; zor!
Siyah beyaz bir filme giriyoruz seninle.
sen çıkıyorsun tuvalden,
dökülüyorsun ellerime,
büyüyorsun yanımda,
koşarak gidiyorsun.
Üzüntüden suratım çamur,
çamur suratım üzüntüden..
Soğuk kırlara gidiyorsun kısrak gibi
Deri ceketime bakıyorum; hayallerim yerinde..
Ceketimi sırtına atamadığım için üzülüyorum.
Sevgili nedir?
Sevgili, sana güneşli bir günde güzel bir şemsiye veren, yağmur yağdığında da anında geri alandır.
30 Temmuz 2010 Cuma
Yağmur...
Yaz yağmurlarını sevmezdim. Her ıslandığımda küfür eder, mümkün olan en korunaklı yere gider, kendimi yağmurdan korurdum. Yine öyle günlerden birisiydi. Seneler sonra "Ben yaşamıştım" diyebileceğim bir yağmura yakalanmıştım. Otobüs durağına oturdum, sessiz sakin beklemeye koyuldum. Sonra "O" geldi. Saçları ıslaktı. Uzun beyaz bir elbisesi, beyaz ağırlıklı ve çizgili bir çantası vardı. Az önce sanki fotoğraf çekiminden, bir film setinden, cennetten ya da güzellik yarışmalarından gelmişti. Yağmura kızmadım o gün. Neden kızabilirdim ki? O'nunla aramda bir bağ kurmuştu.
"Oturmak ister misiniz?" dedim. O an durakta benim gibi bekleyen 10'a yakın insan vardı. Ama ben o an kimseyi net görmüyordum. Yüzüme inen perde, yağmuru ve onu görmemi sağlıyor, geriye kalan hayatın tüm ayrıntılarına; kornalara, arabalara, öteki insanlara duyarsızlaşıyordum. 2 kişinin yaşadığı bir dünya kurmuştum sanki kafamda. İçimde gülen çocuğun ağzının mutluluktan bu kadar açıldığına ilk kez şahit oluyordum!
"Rahatsız olmayın" dedi. Çok kibardı.
Kenara doğru kayarak ona yer açtım. Gülümsedi ve oturdu. İnsanların arasındaki mesafeler kısaldıkça, aralarındaki perdelerin kaltığını bir kez daha anlamıştım. Harika kokuyordu! Detaylar çoğalmıştı... Yüzü, saçları, dişleri, gülüşü... Sanki içinde bir hücre gibiydim. O kadar yaşıyordum onu. Kalp atışlarımdan gömlek cebim rahatsız olmuştu. Düğmemi kapatsam, sanki kendini ipten kurtarıp atacak gibiydi. İçimde özgürlüğünü ilan eden duygular gibiydi düğmem...
Konuşmadık sonra hiç.
Sustu. Sustum. Sustuk biz.
Sonra aynı anda konuşmaya başladık ama, anlamadım ne söylediğini... Gülümsedim, tekrar sordum... Birkaç dakika sürdü bu.
Sonra bir siren sesi! Herkes birden dağıldı, her şey önceden bulunduğu yere gitti.
Saatim çalıyordu ve artık uyanmıştım...
"Oturmak ister misiniz?" dedim. O an durakta benim gibi bekleyen 10'a yakın insan vardı. Ama ben o an kimseyi net görmüyordum. Yüzüme inen perde, yağmuru ve onu görmemi sağlıyor, geriye kalan hayatın tüm ayrıntılarına; kornalara, arabalara, öteki insanlara duyarsızlaşıyordum. 2 kişinin yaşadığı bir dünya kurmuştum sanki kafamda. İçimde gülen çocuğun ağzının mutluluktan bu kadar açıldığına ilk kez şahit oluyordum!
"Rahatsız olmayın" dedi. Çok kibardı.
Kenara doğru kayarak ona yer açtım. Gülümsedi ve oturdu. İnsanların arasındaki mesafeler kısaldıkça, aralarındaki perdelerin kaltığını bir kez daha anlamıştım. Harika kokuyordu! Detaylar çoğalmıştı... Yüzü, saçları, dişleri, gülüşü... Sanki içinde bir hücre gibiydim. O kadar yaşıyordum onu. Kalp atışlarımdan gömlek cebim rahatsız olmuştu. Düğmemi kapatsam, sanki kendini ipten kurtarıp atacak gibiydi. İçimde özgürlüğünü ilan eden duygular gibiydi düğmem...
Konuşmadık sonra hiç.
Sustu. Sustum. Sustuk biz.
Sonra aynı anda konuşmaya başladık ama, anlamadım ne söylediğini... Gülümsedim, tekrar sordum... Birkaç dakika sürdü bu.
Sonra bir siren sesi! Herkes birden dağıldı, her şey önceden bulunduğu yere gitti.
Saatim çalıyordu ve artık uyanmıştım...
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Hamlet'ler çok sever
Değirmenleri hatırlıyorum.
Soluk denizleri görmekten geliyorum...
Taş kaldırımda giden faytonların sesi kulağımda
ve bir bahçe kapısından bana baktığını hissediyorum.
Kesik kesik gelen nane kokuları gibisin ama
biliyorum, kaybolacaksın az sonra...
Don Kişot değilsem önceki hayatımda,
sen de Ophelia değilsin.
Biz olmayacak bir bir hikayede buluşmadık.
Aşkımızın arasında çağlar var sevgilim;
biz seninle aynı dili hiç konuşmadık.
Ve, Hamlet seni her zaman benden çok sevdi.
Soluk denizleri görmekten geliyorum...
Taş kaldırımda giden faytonların sesi kulağımda
ve bir bahçe kapısından bana baktığını hissediyorum.
Kesik kesik gelen nane kokuları gibisin ama
biliyorum, kaybolacaksın az sonra...
Don Kişot değilsem önceki hayatımda,
sen de Ophelia değilsin.
Biz olmayacak bir bir hikayede buluşmadık.
Aşkımızın arasında çağlar var sevgilim;
biz seninle aynı dili hiç konuşmadık.
Ve, Hamlet seni her zaman benden çok sevdi.
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Adamı kızdan çok seviyorum
Hayatın pürüzlerini düzeltmekten geliyorum.
Ellerim bu yüzden pütür pütür...
Bir şiire yeni başlamıştım, bir şarkıyla ıslık bitirdim,
Kendimi köşe başında kovmaktan geliyorum..
Bilmediğim bir suratı gördüm aynada.
İstemeden yorulduğum günlere döndüğüm oldu...
Gözümün önünde ağlayan bir kız çocuğu var,
İçimden onu teselli ediyorum...
Sonu gelmeyecek kadar noktalara sahibim
Ben, bütün özgürlüğümü buna bağlıyorum...
Bir kararlılığım var, üzerine basa basa uyguladığım,
Hiçbir noktamı senin için harcamıyorum.
Tanıdığım bir kız var, üzüyor kendini...
İçimden onu teselli ediyorum.
Tabanca çeken bir adam girmişti rüyasına
O adamı, o kızdan çok seviyorum.
Ellerim bu yüzden pütür pütür...
Bir şiire yeni başlamıştım, bir şarkıyla ıslık bitirdim,
Kendimi köşe başında kovmaktan geliyorum..
Bilmediğim bir suratı gördüm aynada.
İstemeden yorulduğum günlere döndüğüm oldu...
Gözümün önünde ağlayan bir kız çocuğu var,
İçimden onu teselli ediyorum...
Sonu gelmeyecek kadar noktalara sahibim
Ben, bütün özgürlüğümü buna bağlıyorum...
Bir kararlılığım var, üzerine basa basa uyguladığım,
Hiçbir noktamı senin için harcamıyorum.
Tanıdığım bir kız var, üzüyor kendini...
İçimden onu teselli ediyorum.
Tabanca çeken bir adam girmişti rüyasına
O adamı, o kızdan çok seviyorum.
Ütüsü bozuk.
Evet dokroruma çok kızıyorum. İlk doğduğumda mosmormuşum ve "Yaşamaz" demişler benim için.
O zaman "hangi akılla" tutunduysam yaşamak için dünyanın görünmez dallarına, hala hayattayım bugün.
Şu an en büyük derdim; tabii ki parasızlık ve sıcaklar! Olmaması gereken bir zaman diliminde yaşayan çaresiz insanlarız. -bkz: saçlarım terden alnıma yapıştı- Acısı fena olmuştur doğanın her zaman.
Aslında demeye çalıştığım, söylemek istediğim çok şey yok. Sadece bu geçirdiğim günlerin adını koymaya çalışıyorum sadece...
Günü geldi, çamaşırlarımızı yıkadık, astık, kurusun diye astık balkona. Sonra yağmur yağdı ve biz "hiç" üzülmedik.
İşte bu nedende gizli üzülmememizin... daha doğrusu üzülmememin...
Hakikaten neden üzülmedim hiç..? Yoksa zaten bir daha kirlenip, asılıp, ütülenecek diye mi herşeyim...
O zaman "hangi akılla" tutunduysam yaşamak için dünyanın görünmez dallarına, hala hayattayım bugün.
Şu an en büyük derdim; tabii ki parasızlık ve sıcaklar! Olmaması gereken bir zaman diliminde yaşayan çaresiz insanlarız. -bkz: saçlarım terden alnıma yapıştı- Acısı fena olmuştur doğanın her zaman.
Aslında demeye çalıştığım, söylemek istediğim çok şey yok. Sadece bu geçirdiğim günlerin adını koymaya çalışıyorum sadece...
Günü geldi, çamaşırlarımızı yıkadık, astık, kurusun diye astık balkona. Sonra yağmur yağdı ve biz "hiç" üzülmedik.
İşte bu nedende gizli üzülmememizin... daha doğrusu üzülmememin...
Hakikaten neden üzülmedim hiç..? Yoksa zaten bir daha kirlenip, asılıp, ütülenecek diye mi herşeyim...
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Ahmak Adam
Hayatların insanları şekillendirdiği doğru ama, insanların hayatları şekillendirdiği palavra gibi... Ama o, palavraları çok severdi. Günlerce öldürdüğü kuşları, avladığı geyikleri, anlatır dururdu. Bir gün bir yere oturdu. Etrafında insanlar.. Karşı masada da genç, kendi halinde kitabını okuyan bir çocuk vardı.
İnsanların çok kolay imaj kazandığı bir yerde, bu insana kızmıyordum çünkü O'nu O yapan şeyler, etrafındakilerdi. Çok severdi pohpohlanmayı. İnsanların değer yargılarını alt üst eden, onları geriye geriye götüren fikirlerin sahibiydi. İşin en kötü yanı, aynen söylediğim gibi, etrafındaki insanların saf olmasıydı. Okuduğu 3 kitaptan edindiği hayat görüşü, dinlediği 20 şarkıdan müzik kulağı vardı.
En sevmediğim insan tipiydi.
Cumhuriyetin ilanı ile ilgili yaptığı gaflar, saçma sapan yorumlar, insanlardan olumlu tepkiler alıyordu. Uzak masadaki genç çocuk bunlara kızıyor ama elinden ne geleceğini bilmiyordu.
Bir süre sonra konu eskilere, eskilerin yaşadıklarına döndü. O sırada bir adamdan bahsetti. Kaçak solculardanmış. Siyasi görüşleri, inandığı değerler yalanmış. Amerikan gemileri geldiği zaman kendisini Dolmabahçe'ye zincirleyen çocuklar gibiymiş. "Anarşikmiş" yani.
Uzak masadaki çocuk sinirlerine zor hakim oluyor ama, içinde bulunduğu yere ve konuşan adamın yaşına hürmeten ellerini sıkıyormuş.
Ahmak adam konuşmaya devam ediyordu. Konuştukça hiddetleniyor, memleketi kurtaran (!) Adnan Menderes'lerin, Turgut Özal'ların namını bir daha anlatıyordu.
Uzaktaki çocuk, sinirden dişlerini sıkıyor, zor duruyordu.
Yaptığı tarihi karşılaştırmalara yine aynı adamı örnek verdi. "Korkak" solcuya tekrar geldiğinde laf, çıldırır gibi oldu çocuk en sonunda!
Hiddetlenerek ayağa kalktı ve anlattıklarına, ona inananlara bir bir haykırdı bildiği doğruları ve en sonunda şöyle oldu: "O korkak adam, 68'den sonra sayamıyor! Yaz-kış çıkartmadığı atkısının altında işkence izleri var! O paylaşımdan, ortak yaşamdan yana, sizin gibi adamları karşısına alarak, hür ve özgür yaşamın temellerini atmaya çalışıyor" diyordu.
"Kimsin sen" dedi Ahmak Adam.
O çocuk, bu öykünün yazarıydı işte...
İnsanların çok kolay imaj kazandığı bir yerde, bu insana kızmıyordum çünkü O'nu O yapan şeyler, etrafındakilerdi. Çok severdi pohpohlanmayı. İnsanların değer yargılarını alt üst eden, onları geriye geriye götüren fikirlerin sahibiydi. İşin en kötü yanı, aynen söylediğim gibi, etrafındaki insanların saf olmasıydı. Okuduğu 3 kitaptan edindiği hayat görüşü, dinlediği 20 şarkıdan müzik kulağı vardı.
En sevmediğim insan tipiydi.
Cumhuriyetin ilanı ile ilgili yaptığı gaflar, saçma sapan yorumlar, insanlardan olumlu tepkiler alıyordu. Uzak masadaki genç çocuk bunlara kızıyor ama elinden ne geleceğini bilmiyordu.
Bir süre sonra konu eskilere, eskilerin yaşadıklarına döndü. O sırada bir adamdan bahsetti. Kaçak solculardanmış. Siyasi görüşleri, inandığı değerler yalanmış. Amerikan gemileri geldiği zaman kendisini Dolmabahçe'ye zincirleyen çocuklar gibiymiş. "Anarşikmiş" yani.
Uzak masadaki çocuk sinirlerine zor hakim oluyor ama, içinde bulunduğu yere ve konuşan adamın yaşına hürmeten ellerini sıkıyormuş.
Ahmak adam konuşmaya devam ediyordu. Konuştukça hiddetleniyor, memleketi kurtaran (!) Adnan Menderes'lerin, Turgut Özal'ların namını bir daha anlatıyordu.
Uzaktaki çocuk, sinirden dişlerini sıkıyor, zor duruyordu.
Yaptığı tarihi karşılaştırmalara yine aynı adamı örnek verdi. "Korkak" solcuya tekrar geldiğinde laf, çıldırır gibi oldu çocuk en sonunda!
Hiddetlenerek ayağa kalktı ve anlattıklarına, ona inananlara bir bir haykırdı bildiği doğruları ve en sonunda şöyle oldu: "O korkak adam, 68'den sonra sayamıyor! Yaz-kış çıkartmadığı atkısının altında işkence izleri var! O paylaşımdan, ortak yaşamdan yana, sizin gibi adamları karşısına alarak, hür ve özgür yaşamın temellerini atmaya çalışıyor" diyordu.
"Kimsin sen" dedi Ahmak Adam.
O çocuk, bu öykünün yazarıydı işte...
23 Temmuz 2010 Cuma
Sussuskun
Susmayı özledin.
gece gelen misafirin kapıyı vurduğu o an,
eski tüm korkularını kovdun.
Oysa bendim o.
ama sen susmayı benden çok özledin.
o yüzden baktım kahve fincanlarına tek tek yüzün yerine
Bir müzik açtın, bir battaniye aldın üzerine.
oysa o battaniye kocamandı.
dün gece sadece benim ayaklarım üşüdü...
İlk kez bu kadar suskundun oysa.
korku bana geçti böylece.
kapını çaldığımda nasıl korktuysan, öyle korktum...
Sen dün sadece kedini sevdin.
omzun yüzün hizasında, yüzün üzerimde
seni göremeden bana sustun.
Ve en çok uykunu sevdim yalnız olan.
koltuğun üzerinde, dizlerin karnında, sol yanağın dizinde...
yüzün kapıda. işte en çok buna üzüldüm.
Ve dün sana "Nasıl bu kadar ince olabiliyorsunuz" dedim, hatırlarsın,
"Nasıl oldugunu bilsem inan ince düşünmek istemezdim" dedin.
seni hiç bu kadar zeki görmemiştim...
Seni ilk gördüğüm ana dönerdim ya hani,
iki merdiven üzerimden gülüşümü izliyordun. bir de gözlerimi..
O gün ilk sözü senin söylediğine inanamıyorum şimdi.
Bir de nasıl bozduğunu, buraya kadar gelen 3 dizeli bu şiirimi.
gece gelen misafirin kapıyı vurduğu o an,
eski tüm korkularını kovdun.
Oysa bendim o.
ama sen susmayı benden çok özledin.
o yüzden baktım kahve fincanlarına tek tek yüzün yerine
Bir müzik açtın, bir battaniye aldın üzerine.
oysa o battaniye kocamandı.
dün gece sadece benim ayaklarım üşüdü...
İlk kez bu kadar suskundun oysa.
korku bana geçti böylece.
kapını çaldığımda nasıl korktuysan, öyle korktum...
Sen dün sadece kedini sevdin.
omzun yüzün hizasında, yüzün üzerimde
seni göremeden bana sustun.
Ve en çok uykunu sevdim yalnız olan.
koltuğun üzerinde, dizlerin karnında, sol yanağın dizinde...
yüzün kapıda. işte en çok buna üzüldüm.
Ve dün sana "Nasıl bu kadar ince olabiliyorsunuz" dedim, hatırlarsın,
"Nasıl oldugunu bilsem inan ince düşünmek istemezdim" dedin.
seni hiç bu kadar zeki görmemiştim...
Seni ilk gördüğüm ana dönerdim ya hani,
iki merdiven üzerimden gülüşümü izliyordun. bir de gözlerimi..
O gün ilk sözü senin söylediğine inanamıyorum şimdi.
Bir de nasıl bozduğunu, buraya kadar gelen 3 dizeli bu şiirimi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)