2 Temmuz 2008 Çarşamba

SEHERİN RÜZGARI

Paspası elimden bıraktım. İçine tükürdüğümünün hayatına uzaktan baktım, gözlerim doldu yine, lanet ettiğim bir şehirsin dedim İstanbula içimde vermek istemediğim bir nefes topladım. Gece vardiyalarını zaten sevmem, saat gece 4'ü biraz geçiyor. Yılan gibi kıvrılan bir yolun tam sapağındaki benzin istasyonu burası, denizi göremesem sıkıntıdan patlardım heralde, hayat kadınlarını sık sık gördüğüm kaldırımları gözlerimi kısarak baktığım akşamlardan bir tanesi yine geride kalmış, şimdi camları takip edip yansımalarına baktığım su birikintileri var yine. Sakinliğin güzel bir yastığa benzediği bu tarz geceleri hareketlendiren doğum sancıları ile gelen kadınların telaşları, bebek ağlamaları, sarhoş naraları. Burada bu sesler yansır gökyüzüne geceleri, benim vardiyamın gündüze döndüğü zamanlarda ise ben aynı sesleri gece duyarım yatağımdan.

Anlayacağınız sıradan bir rutih hayat değil bu, her dönemine, her saatine, her dakikasına özenle işlenmiş bir tekdüzelik. Üç senedir çorba parası verdiğim babam, eve akşamdan akşama gelen annem, beni gemimin dümenini kırıp tek filikayı da alıp giden bir kadın... On dördüme kadar güzel güzel koşardım, kendimden ilk kaçtığımda on yedi yaşımda İzmirde belimi ağrıtan bir bankta kendimle kaldığımda anladım korkunun adından ziyade hissediliş biçimini.

Sorumsuz bir baba ile canını dişinde sallandıran bir annemi benim olmadığım bir şehir bilmem nasıl taşırdı. Korku uyutmadı, korku nefes aldırmadı, korku sakinliği sağlayamadı.

Ben varacağım sonun ne olduğunu düşünürken Nihilistler gibi, önümde sürekli kendimi tehtid ettiğim notlarımla kaldım yine o akşam.

Kırpa kırpa gittikçe yitirdiğim umudun son kalan yanlarına bakarken bir kadın girdi içeriye, sarhoş olduğunu anlamak pek de zor değildi. Beni çift gördüğüne emin olduğum, o silüetin gözlerinden içeri dikkatlice baktım, hayatta umut üreten bir insan olmamama rağmen gözlerinde gördüğüm yemyeşil bir ormanın beni çağıran şelalesine de kulaklarımı tıkayamadım. Nezaket kuralı olduğu bir çok benzin istasyonu marketinin kasasında yazar, gülümsedim ve ne istediğini sordum; yarım yamalak türkçe ile sarhoşluk anlamakta zorluk çektiğim konuşma biçimi karışınca gözlerimi kısarak yanaştım ama bir yandan da onu incelediğimi anlamaması için temkinli olmaktan da kaçınmadım. Ne istediğini sorup bekledim, fazla düşünmedi ve 'seni istiyorum, arabama kadar gelirmisin' dedi.

Gizleyemediğim heyecanım karşısında o kadar tecrübeli duruyordu ki, kanımı donduracak kadar gerçekçiydi. Arkasını dönmeden eliyle işaret etti arabasını, elinde de anahtarları vardı.

İçimdeki -neredeyse- tüm sesler 'git' dedi.

Siz de düşünün, kimseler yok, hiç kimse, aramızdaki 'siz'li 'biz'li muhabbeti bozmadan kibarca reddetmeye çalıştım. İçimden bir ses isimliğini at ve git diyor ama hürriyeti kendine bağlı olmayan insanlar gibi kapıyı nazikçe göstermeye çalıştım ki durdu birden. ''Gitmeyelim'' dedi, sana karşılığın ne ise istediğin kadar verebilirim sahile çekelim içelim dedi, yer tavsiye edebileceğimi söyledim... Buna da yanaşmadı Bi an benzin vardiyamda çalışan abi ile göz göze geldik. Evet der gibi başını salladı.

O an kendimi bir fahişe gibi hissettim, altından kalkamayacağım bir eziklik duygusu içinde yüzüm kızara kızara;

-'Üstümü almalıyım' dedim. Karşı kaldırıma kadar arabayı sürdü, iki yüz metre kadar ilerledikten sonra u dönüşünden döndük hızlandığında korkmuyor değildim, bir yandan cesaretime hayranlık duyuyorum bir yandan da cesaretime küfrediyorum, tam kıyıya çekti bir çok kez hıçkırıp durdu durdu arabayı çok kısa mesafe kullanmasına rağmen.

Bir piyanistin parmakları gibi incecik ve uzun olan parmaklarını izledim camı açmak için kolu çevirirken, araba kapısının cebinden bir sigara paketi çıkardı, arka koltukta ise boş bir içki şisesi vardı adını seçemediğim, diğeri ise katlanan eteğinin açıkta kalan teninde sıkıştırdığı bir açılmamış şişe, irkildi önce, sonra sakin olduğunu söyledi. Tüm bunları yaparken ara ara aynada kendine bakmasını özgüvenini yitirmesine bağladım kendimce....

Dudaklarına dayadığı viski şişesini yavaş yavaş indirirken gözlerini seçmeye çalıştım, tavandaki lambayı açtım, gözlerini seçmeye çalıştım.

İfadesiz suratının dolu gözleri vardı, üzgün de gözükmüyordu mutlu da. Neler olduğunun farkına varmaya çalışmama rağmen içimden bir ses herşeyi oluruna bırakmamı söylüyordu.

Ama ben, herşeyi oluruna bıraktığımda başıma gelenleri düşünüyordum. Pek de iyi şeyler sayılmazdı hani, başlangıcı klasik ortası güzel, sonu facia ile biten zamanlardı. Sessizliği titrek sesimle bozmamak için, öncelikle öksürdüm. Konuşacağımı anladı, direk söze girip bölmeye yöneldi. Hayatımda kimse olmamasına rağmen içimi titreten korkunun verdiği belki de savunma hissi 'hayatımda birisi var' dememe sebep olmuş olmalı.

Sanırım bunun adına olgunluk ve rahatlık deniyor ki ' ben beş senedir evliyim ' dedi.

İçimde arabadan inemeyen tarafımın acziyetinin, beş senelik evli olmasını verdiği kıskançlığın tuhaf ikilemleri içinde gidip geldim bir beş dakika kadar, emin olduğum tek şey içimdeki boşluğun beni sahiplenme duygusuna yönelttiğiydi. Her söze başlarken sesindeki ilk vurgu sadece konuşmadan dinlemem için sanki. Gözlerimi dudaklarından ayıramadığımın farkına vardığında dudak dudağa bulduk kendimizi.

Daha önce edinmediğim bir tecrübeyi sarhoş bir kadını, sabaha karşı, üstelik arabasında deli gibi öpüyordum. Hissettiğim iyi şeylerden daha da fazla içinde bulunduğum boşluğun beni ittiği noktaya takılmıştım daha çok, hem evli, hem yaşça büyük bir kadın.... Üstüne üstlük geçirdiğim vakit için para alacağım bir kadın.

Nefesim yavaş yavaş daralmaya başladığında ayrıldık. Sonra ağlamaya başladı.

Tam olarak bilemiyordum içinde neler yaşadığını, kestirmeye çalıştığım şey içinde ödeşemediği şeylerin ne olduğu, kendimden yola çıkarak düşününce, benzer şeyleri benim yaptığım aklıma gelince zor durumda olduğunu daha iyi anladım. Göstermelik barındırmayan bir şefkat ile göğsüme bastırdım. Bu geceden bana kalan sadece kırmızı bir ruj lekesi değil öğrendiğim şeyler de olmalıydı elbet.

Daha önce elle tutulur ilişkilerimden öğrendiklerim, başarısız deneyimlerim, kaybetmeye meyilli tarafım.... Hepsini bir kenara sıyırıp yepyeni birşeyin heyecanına sürüklemek için kendimi var gücümle zorluyorum.... Arabalar, paralar, daireler, güzel tatiller, büyük konaklar, pahalı lokantalar, ayrımsamaya çalışıyorum yaşadığımı, zengin bir kadın iş yerimden arabasına aldı beni ve hayatımda belkide rüyasını zor göreceğim anlar yaşattı. O zenginliğin ve varlığın içinde, ben ise ayaklarımı bitişik tutuyorum ki delikten giren soğuk üşütmesin. Şaka veya rüya diye sıfatlandıracağım bir olay bu yaşadığım, çok ters iki hayatın şehrin raylarında kesişmesi gibi, ya da bir ustura ağzı kadar keskin birşey bu, sürekli yanlış gitmemi rayları doğru yönlendiremeyen bir makiniste bağlardım, şimdi ise kompartmanda iki kişiyiz... Raydan çıkmış kişi....

O gün sabah erkenden uyanmak zorundaydım, çalar saatimi sesini kapattığım andan sonrasını gözümün önüne yılgın bedenimi getirmeme gayette yardımcı oluyor kan çanağı gözlerim. Söylenerek giyindim, yüzümü yıkadım, diş fırçamı bir mendile sarıp cebime koydum, annemi öptüm o uyurken ve ertesi günün sabahına karşı döneceğim evime onu özlemeyeceğim bakışı atarak bir yandan ayakkabılarımı bağladım.

O evin tek özleyeceğim şeyi uyurken bıraktığım kutsal annem sadece.

Herşeyin önceden ayarlanıp, notunun tutulduğu bir güne başladık birlikte. Hayatımda ilk kez göreceğim bir yerdi Abant. Dört saatlik araba yolculuğu boyunca şık restrorantlar aklımda kalan, bir de aynaya bakarken hafiften yüz ifadesini değiştiren, gür kipriklerini kısıp yavaşça birbirine değdiren o.....

Önceki geceden çok farklı olarak uzak durduğunu farkettim elimi tutsun diye uzun dakikalarca kaldırmadığım deri koltuğun üzerinde ter izim kalana kadar beklediğimde oldu.

Birkaç ufak öpücük.... O kadarcık..

Bir uzun sessizliği bozan öksüürüğüyle konuşmaya başladı;

-'Benim sıradan bir hayatım yok...' (ne demeye çalıştığını anlamak için yoldan ayırmadığı gözlerine kenetleniyorum bu sırada)'onun bunun gibi belirli bir yaşantısı olanlardan değilim.. (yutkunuyor) zengin ama hayatını kumar masalarında harcayan bir adamdı babam... Baba diyerek sarılamadığım adam... (içindeki sevgisizliğimiz o kadar benzer ki)

Belli değil aslında bu notunun tutulduğunu sandığın hayat... Hiç olmadık bir şekilde, hiç olmadık bir hayatın kıyısına dalga gibi vurabilirim kendimi her an (''işte benim gibi'' dedim içimden)Sana üç dört gece ara ara gelip baktım, sessizlik beni iki yerde iki şeye çeker, bir insana ikincisi ise gö kenarlarına...'

Sadece dinledim gidene kadar. Dünyada sadece kendi yaşadığını sanan biri için -yani ben- bana çok değişik geldi ettiği her söz. O sıra pansiyonun önünde durdu, arabadan inecekken on yedi on sekiz yaşlarında bir çocuk yaklaştı bavulumuzun olup olmadığını sordu, ecvap vermeden anahtarı verdi ve oda almak için danışmaya gittik.

Burası gerçekten de inanılmaz bir yer, neredeyse her şey ahşap ve bu gerçekten huzur verici birşey kendi adıma... Ben burada tek başıma onlarca yıl kalabilirim.

Hareketsiz, sakin, zahmetsiz... Sanırım özlemini çektiğim şey bu benim. Gölün üzerinde, gölü yemyeşil gösterecek kadar ağac var etrafta, üzerinde kuğular, iç taraflara doğru yaban ördekleri, ağaçlarda ise nefesi tükenene dek, sanki insanlara hizmet etmek için tutulmuş sabahtan akşama kadar öten kuşlar var renk renk.

Odaya döndüğümde ise sadece tasarlanmış bir düzen, küçük iki komodin, bir büyük yatak ve dolap, ahşap bir yatak başı, küçük bir banyo.

O ise döneceğim dediğinden on dakika kadar sonra geldi odamıza.... Odamıza... Ne tuhaf birşey aslında bunu söylemek.

Üzerini değişmiş, neredeyse tek renk diyebileceğim yeşilin tonları bir bluz, ayağında yeniliğinden şüphe edilmeyecek bir ayakkabı ile gelip yatakta yanıma oturdu.

- 'Açmısın' ?

-'Pek sayılmaz, zaten yolda ısmarladıkların yeter şimdilik' dedim.

Gözlerini üzerimde bir süre gezdirdikten sonra, tişörtümü kaldırıp elini göğsümde gezdirdi, elleri soğuktu ama bu kimsenin karşı koyamayacağı bir sıcaklığı üzerime taşımasına engel değildi az sonra, ayaklarım yerde sırtım yatakta, kolumun üzerine çaprazlama uzanmış dudaklarıma doğru eğiliyordu o...

Gözlerimi sımsıkı kapatıp, yaşayacağım bir kaç saatin hesabını yapmadan kendimi yaşadığım o anın içine adeta gönüllü olarak hapsedip elimi yanağına götürdüm, sonra ensesinden bastırmak için ensesine, sonra ellerimi belinde kavuşturup yaşavça sıyırdım altındakini...

Sonrası....

Sonrası Cemal Sürreyya'nın dediği gibi... ' İyilik Güzellik! '

Bir sonraki gün ise, önceki günün aynısı gibi geçti neredeyse, sabahtan yürüyüşe tek çıkmak zorunda kaldım, uyandığımda yoktu, öyle ki yaşadıklarımız içimde ne bir 'keşke' ye yer bırakmıyordu. 'Bir hayat böyle biter mi' diyordum kendi kendime.... 'Biter' diyordum da sorduğum andan hemen sonra, kendisini koca dünya üzerinde nokta gibi gören kişiliğim, yepyeni bir çehreye kavuşmuş ve artık kendime 'önemimden' bahsedebilir hale geldiğimi zannediyorum, sonra biraz kuşku, sonra yeniden yatıştırıyorum kendimi kendi içimde, artık hayatın altını çizeceği bir insanım.

Artık hayatı sıradan insanların ötesinde, kudretin, paranın, ihtişamın, gözü pekliğin, hatta özgüvenin çevrelediği bir adam olarak görüyorum, düşündüğüm tek şey az sonra öpeceğim dudak ve yiyeceğim padişah kahvaltısı.

Yürüyüşten döndükten sonra odaya geçmeden hemen duşa attım kendimi o yoktu, henüz gelmemişti. duştan çıkar çıkmaz kapı çaldı, kapıyı açtım ve kahvaltı geldi.

Şaşırdım ve küçük dolabı işaret ederek üzerine koyması için işaret ettim başımla saçlarımı kurularken, onu sordum kahvaltıyı onun gönderdiğini söyledi, herşeyin başında şaşırdım gelmeyi biraz daha erteledi heralde dedim, terliklerimi giyip yatağa oturdum ve gece lambasının yanında ikiye katlanmış bir kağıt bir zarf bir de resim gördüm, resim onun, zarfın içinde para ve otobüs bileti, kağıtta da şöyle demiş...

' Güç, istediğini elde edip kullanmaya yetisi verir, güçsüz ve umutsuzu ise güce sahip onlara kullandırır... Şimdi resmi neden koyduğumu düşünyorsundur, biliyorum ki cüzdanının en güzel yerine koyup ara sıra çıkarıp bakacaksın, atmak isteyeceksin atamayacaksın, bir gün de 'ben istersem' geleceksin, 'istemezsem' bekleyeceksin, sakın beni arama... '

Parayı aldım cüzdanıma koydum, gözlerim ise dolu bir yandan kullanılmışlığın acısı, bir yandan da güçsüzlüğün ezikliği, resmi cüzdanımdaki en güzel yere koydum, kapıyı ise gözümü silmeden açtım ayrılırken otelden.......

Gökmen Kaya 20/04/2008 20:32 P.Tesi

Hiç yorum yok: