09 Şubat 2010 Salı

İyi ki doğdun Didem!

Okulun Atatürkçü Düşünce Kulübünde tanıştık. Böyle sessiz sakin oturur, bişeye karışmaz, ne denirse başıyla onaylardı... Çirkef olduğunu, millete nasıl çemkirebildiğini gözlerimle sonradan gördüm. Her iyinin içine saklanırmış ya bir kötü, yadırgamadım... "İyidir yinede" dedim. Gel zaman git zaman, yakınlaştık.. En güzel çayı, en güzel hazır çorbayı, en güzel salçasız makarnayı, en güzel içip tadına bakamadığım türk kahvesini o yaptı. En güzel cipsi de seçti. Çaydanlığı en güzel o taşıdı. Benimle KFC'ye o geldi hep. Laf arasında da olsa, hissettirmeye çalıştım ona hep değerini... Son 3 ay içinde birbirimizi görmediğimiz gün sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Ders arasında, ders çıkışlarında, kahve içmelerde, Umut'uma gitmelerde, içmeye gitmelerde, Çanakkale yollarında hep oldu.

Boşaldığı zaman içimi silip süpürecek bir yer kapladı Didem. Az zamanda güven, sadakat, arkadaşlık, dostluk, iyilik sağladı.

Annesini kesinlikle es geçemeyiz! İkinci annem o benim! Gül annem! Ailenin ne kadar önemli olduğunu, bir çocuğun annesinden "iyi" etkilenip, en güzeli ve en doğruyu öğrenmesinin imkansız olmadığını öğrendi. Pamuk gibi annesi olup, ona dakika başı bağıran evlatların yüzünü kızartacak bir çocuk oldu. Bu Didem'i de tanıdım ben.

Sanırım sadece öğrenci Didem'i tanımadım. "Çalıştım" derdi hep. Bir kez bile görmedim. Okula gidilse görülebilir ki, kimse Didem'den not istemiyor...
Neyse, uzatmayalım, çemkirmesin.

Unutuyordum... Didem tam bir gebeştir. Formülize ettiğimde g5 olarak çevirmiştim. O bu harfi ve numarayı çok iyi bilir.

Böyledir Didem. Bunların dışında komiktir, sevecendir, sıcaktır, samimidir, düşüncelidir (sanırım en çok bu yönünü seviyorum)...

Bugün doğum günü O'nun. İyi ki doğdun canım.. İyi ki varsın buralarda.
Gerçi şu an memleketinde, İzmir'de, uzaklarda... "Az kaldı gelmeme farzediyorum" diyor. Geçen gün de, "Geleyim içicez heee" diyordu. 11-12 gün var daha gelmesine. Sanırım içini ferah tutmaya çalışıyor.

Ama gelsin. İstanhul, ben, Ece, Emil, Umut... Çok özledik.

07 Şubat 2010 Pazar

Hüzünlü sevişgenler

terin sandın yüzümden akanları,
gözyaşlarımdı onlar...
omuzlarıma, boynuma düşürdüğün kıvılcımlar,
kıvılcımların izleri ve sıcaklıkları var...
ve parmakların olmadılar hiç vücudumda gezenler..
kayıp bir kent insanıydılar, yol bilmeyen, yanılan sürekli...
öylesine dolaştığı bir sokakta gördüler başka ayak izlerini...
ve kalbime değerken kırmızı kurdalesi,
aralarına giren bir küçük resim miydi, resmin gölgesi mi...
rüyaydı bir kısmı,
sona yaklaşan bir nehir gibi hızlıydı herşey...
bir solukta galip, bir solukta memnun gülüyorduk ötekimiz...
aşkta severek sevişmek yoktu ama
sevişirken aşktı olan...
bir sonucu vardı son noktada: iki mutlu, bir mağlup...


Gökmen Kaya

Mutluluk için...

Zeynep'i gördüm az önce. Msn'de online oldu. İletisinde de "Mutluluk ayaklarımın dibinde" yazmış. "Eğilecek misin?" dedim, "Ne için?" dedi... "Mutluluk için" dedim... "Mutluluğun bedelidir eğilmek" diye de ekledim. "Eğilirim" dedi...

Hayatta mutluluğu hak eden ve isteyen bir insan tanımanın ve mutlu olmak için gerekeni yapabilecek birisini "net olarak" anlayabilmek şerefine nail oldum.

05 Şubat 2010 Cuma

Yalnız yaşamaya çalışan adam...

İzmir'de üniversite kazanmıştım. Kazandığım an dahil olmak üzere, bir sene boyunca sürekli çıkacağım evi düşündüm çünkü ilk senem yurtlarda geçmişti. Bir sürü arkadaş edindim kendime yurtta. Kiminin diş macununu, kiminin şampuanını, terliğini falan isteye isteye herkesle arkadaş olmuştum. Oda arkadaşımın adı Kenan'dı. Sürekli ekonomi kitapları okuyor, hayat üzerine düşünüyor, kendi söyledikleriyle çelişiyordu. Bir gün, "Abi, ilişkilerde şunlar şunlar çok önemlidir. Böyle yapacaksın. Özgürlük en önemli şeydir" falan filan diyor, sevgilisiyle yaşadıklarını günlüğüne yazıyordu. İstiyordu ki, her gün güzel geçsin, takılayim falan filan... Yine bir gün tam böyle konuşurken özgürkçü Kenan birden aslandan kediye bir mutasyon yaşadı. Ani mutasyon sürecini gözlerimle gördüm. "Ama sevgilim... Neden ki... Bence yanlış biliyorsun..." diye diye dil döküyordu. Onu kapanlara kıstıran, her dakika arayan, tuvalette bile rapor verdiren sevgilisine rağmen kendi kendine özgürlükçülük oynayan Kenan, kendine Fransız Devrimi'ndeki gibi yandaşlar, yoldaşlar hatta kitleler bulmayı planlıyordu. O yüzdendir ki, her doğrulanacak bir şey olduğunda kulağına ilk telefon dayanılan bendim. "Evet Aysuncum, tabiki canım, haklısın.. Kenan mı, yanlış biliyorsun, öyle bişey imkansız olmaz" diyordum. Bazen sıkılıyordum, sadece kafa sallıyordum... Tabi bu görünmüyordu. Sürekli "Gökmen, Gökmen alooooo" diyordu.
Bu arada Aysun, Balıkesir'de yaşıyordu. "İzmir'i kazanacağım" diyor, başka bir şey demiyordu. Çileden çıkıyordum. Çıktığım tüm çilelere de Aysun'la her konuştuktan sonra döneceğime dair söz veriyordum.
Acı tatlı, güzel, heyecanlı bir seneyi geride bırakıyorduk. Tatil olduğunda Kenan, Aysun'dan bir şekilde ayrılmıştı. Yurt odasının duvarlarında "Aysun" diye inleyen sözlerin yerine, artık hıçkırıklar yankılanıyordu.
Ne mutludur, ne güzeldir ki, bunlar da geçti. Sene bitmişti, eve çıkıyordum. Bu arada, yazar olmak hayali ile okuduğum edebiyat bölümündeki hevesim kaçmıştı. Toplasan 3 hikayem yoktu. Oysaki, sessiz sakin yerlerde çalışmak istiyor, bir şeyler üretmek, hocalarıma göstermek, yayın evlerinin kapısında aşınmak istiyordum. Olmuyordu ama olacaktı. Hep kendimi bu yönde tuttum. Dirayetimi bu koruyacaktı.
Okuldaki 2. seneme gelmiştim. Tatilde Kenan'ın ısrarlarını kıramayarak, onu bir türlü atlatamayarak eve beraber çıkma konusunda zorla da olsa ikna oldum. Bu arada Kenan'la normalde ayrı şehirlerde yaşadığımızdan haberdar değildik fazlasıyla. Meğerse Aysun İzmir'i gerçekten kazanmıştı. Sonradan olacaktı haberim ama, bütün ders notlarıma da talipti kendisi. Ayrıca, Kenan'la barıştıklarından haberim yoktu.
İkinci sınıfımdaydım, evimdeydim, her şey pembe gözüküyor, akraba çocukları kıskanıyor ve örnek gösteriliyordum. Zamanla Aysun geldi. Kenan hiç gitmedi ona. Hep Aysun geldi. Aysun'un gelmeleri gitmemelere dönüştü ve sürekli olarak etrafımda viyak viyak zıplayan, aynı çiçeğe konmuş arı gibi didinen, kreş çocuklarının oyuncak yüzünden ettiği kavgalar gibi tartışan, birbirine giren bir çift evime resmen yuva yapmıştı.
Önümde geçen seneden üç dosya kağıdı vardı, üçü de boştu...
Ben onlara bakarken, Aysun ağlaya ağlaya kendisini tuvalete kitliyordu....

04 Şubat 2010 Perşembe

Kar, bulut, deniz, yeşil, gri, kırmızı, şiir...

Asıl mesele kar değil aslında... Dün dışarı çıktım günler sonra... Denizi gördüm. Hiç bu kadar yeşil görmemiştim. Mavinin her tonunu Ölüdeniz'de derinlere yüzerken gördüm. Dünyanın en güzel suyuydu o. Ama bu başkaydı. Yemyeşildi.
Sonra ilerledim sahilde biraz, karşı kıyıyı karla kaplı gördüm. Kendi kıyısının karına böyle bakamıyor insan. Böyle uzaktan, yukarıdan... Süperdi. Karlar, binalar, çatılar, ağaçlar... Ve kuşlar tabiki... Uçuyorlardı ama sadece uçmak için değil, dans eder gibi. Karabatakları da gördüm. Resmen oyun oynuyorlardı suyun içinde yemin ederim!

Ya daha önce hiç bu gözle bakmamıştım, ya da böyle olmamıştı, yeşil, mavi ve kuşlar...
Akşam da gökyüzünü kıpkırmızı gördüm. Ölen güneş, gri bulutlar..

Ve ellerimde poşetlerim vardı. alışverişe çıkmıştım. İnsanı gerçekten mutlu ediyor. Kadınlara özgü bişey değil -miş... Gömlek aldım yine, bi de kot.. Akşam o yorgunlukla bir çay demledim.. Müziğimi açtım... Şiir bile yazdım dün ben... Belki ay olmuştur yazmayalı.. Hatta koyup koymama konusunda kararsız kaldım, kıyamadım en sonunda..

02 Şubat 2010 Salı

Eli mandalina kokan yazar

İstanbul'daydım. Yazar olmak için, gözlem yapmak için geldiğim şehirde bir otele yerleşmiştim. Kabul ediyorum ki, insanları ve çevreyi çok garipsemiştim. Resepsiyondaki adam köylüm çıkmıştı. Benim yazı yazdığım uzun gecelerin arasında ara sıra geliyor "Koçum mandalina ye, hava soğuktur" diyor, sonra yine gidiyordu. Benim üzerinde deli gibi uğraştığım biricik karakterlerimi piç etmişti kendi kendine. Hakan adlı karakterim mesela gül almak için evden çıkıyordu ama Recep abi yüzünden canı yolda çiğköfte çekiyor bir yerde yiyor, sonra çiçek almaya gidiyordu. Üstelik karakterlerim de Recep Abi gibi tam gavat olmuşlardı. Ağızlarına bir sakız atmayı akıl edemiyorlardı. Recep abi herşeyi değiştirmişti kısacası. Bazen an oluyor, selam veren insanlardan nüfus cüzdanlarını istiyordum. Üstelik o kırık dökük otelin lobisinde otururken, selam veren insanlara. Başbaşa oturup TRT seyrettiğimiz insanlara. Bir yandan da onların söylediklerine eğiliyordum. Ne derler, ne yerler ne içerler, ne konuşurlar. Kötü çıkan yemeklerden başka bişey söylemiyorlardı. "Sizden ilham olmaz, sktirin gidin!" dedim içimden. Neyse, sürekli yazıyordum ve altılıdan yatıyordum. Öyle bir dönemdi. Ama olsundu. Yazıyorumdu, çiziyorumdu. Aklımın almadığı bir nokta vardı: Altınarap atı neden birinci gelemiyordu hiç? Yem mi yemiyordu düzenli? Jokeyi kilo mu alıyordu itoğlu it. Bunu sürekli kafama takıyor bir yandan da yazıyordum. Hatta bir gün otelden çıkıp İstiklal caddesinde bir bara gittim. Recep abinin "havalar soğuk" diyerek verdiği mandalinalardan vardı iki cebimde. Tekini yedim. Baktım ki güzel, diğerini de yedim. Kabukları cebimdeydi ama. Söz vermiştim, sobanın üzerine koyacaktık. Neyse, bir bara girdim. Rock müzik var içerde. Kafasını sallayan onlarca adam. Siyah elbiseler falan filan. Leş gibi ter kokuyodu. Kafamı bi kaldırdım, her yer kocaman televizyon dolu. her televizyonda atlar koşuyor müzikle alakalı. Alakalı dediysem, ritm tutar gibi işte. Bir bira içtim. not defterimi çıkarttım, notlar alacaktım ama olmuyordu. Aferdersiniz ama kafam düdüklenmişti. Ve bütün atlar bana Altınarap'ı hatırlatıyordu. Onlar gibi koşamıyordu bir türlü hayvan. Neydi derdi. Avrupalı'nın atı koşturadursun, bizimkiler uyusun. Ne kötü. Neyse, Bursa'ya dönüş günüm yaklaşmıştı ve İstanbul gitgide benim için boşa akan bir musluk gibi duruyordu. Faydalanamamıştım. Sabahları Recep abinin sesiyle uyanıyor, öğlen mandalina yiyor, at yarışı seyrediyor, akşam kağıdı önüme koyup mal mal yazmaya çalışıyordum. Bir süre sonra otlede bir hareketlilik oldu. Otele bir kadın gelmişti. Nasıl anlatsam, benim yaşlarımda, güzel, bakımlı... Kumral, ela gözlü, kocaman dudaklı... Bu kadına aşık olacaktım. Yazar ve şahir ruhumla ön plana çıkıp kendisini etkilemeyi düşünmüştüm. Sonra vazgeçtmiştim ama yine de yapmıştım. Daha doğrusu yapmaya çalışacaktım. Bir gün kapısını çaldım, gözlüklerimi çıkarttım, güzel gömleğimi de giyinmiştim üstelik. Kapıya dayanmıştım. Diyeceğim ilk şey belliydi, "Günaydın". Peki sonra, sonra ne diyecektim? At yarışı oynar mıydı, mandalina sever miydi, hangi takımı tutardı, hiç rock bar'a gitmiş miydi acaba? Kapıyı çalarken "Ulan, günaydın diyeyim, gerisi gelir" dedim. Çaldım, kapı açıldı, Recep Abi geldi. "Çoraplarınla donların yıkamadan geldi. Bu delik donu hele nasıl giyiyorsun" dedi. Böyle elimi mis işareti yapar gibi yaptım. "Bak Recep Abi.." diyecektim, fırsat vermedi. Konuşmaya devam etti. Utandığım için ve nasıl yırtacağımı bilmediğim için (ki yırtacağımı yırtmıştım) o an don mevzusundan sonra "İğne iplik isteyecektim" dedim. "Yok" dedi, kapadı kapıyı. Başlamadan biten bir aşktı bu. Beni sevse, Veli Efendi'ye giderdik, İstiklal'de yürürdük, hani o gördüğüm bir çift sevgili vardı, kadın adamın arka cebine elini sokmuştu... Öyle bile yapardık. Düşünüyordum. Buradan yola çıktım. Süper bir erkeği kaybettikten sonra bir kadının başına gelenler konulu bişey yazacaktım. Delik donlarımı ve çoraplarımı aldıktan sonra ağlaya ağlaya odama gittim. Hemen başlamalıydım. Yüzümü silmek istedim, ellerim mandalina kokuyordu...

01 Şubat 2010 Pazartesi

Boşa oksijen..

Bu aralar tam gebeşim sanırım. Okulum tatil. Sabah 4'te yatıyorum, öğlen 1'de kalkıyorum. Kahvaltı, gazete oku, biraz tv izle... Saat oldu 4 zaten. O saatten sonra "Gün bitti" diyorum. Üst üste 3 gündür oluyor bu. 3 gün önce de kötüydü zaten bazı şeyler. İyi başladı, tuhaflaştı, tökezledi, yıkıldı sonra...

Ne kötü insanın kendisine söz geçirememesi. Bir yerde tıkanıyorum. Kendime de var, yalan değil. Ama daha çok karşımdakileri üzüyorum... Kimseye bir yararı olmayan insan, şunu diyor bir müddet sonra: "Neden yaşıyorum?"

Bu arada, kesinleşti ki, alttan ders bırakmıyorum. Fotoğraf makinam var elimin altında. Git, fotoğraf çek, arkadaşlarınla görüş, uyuşuk olma, kendine gel, bişeyler yaz, bişeyler üret... Yok ama. Sevmiyorum kendimi. Hasat yapıldıktan sonra dalda unutulmuş tek mandalina gibiyim.

Kendimden hiç memnun değilim açıkçası. Sinir oluyorum kendime. Biraz içip dağıtmam lazım.
Kitap okumam lazım. Bişeylerle uğraşmam lazım ! Sıkıldım !

29 Ocak 2010 Cuma

"Tel sarar kızıma tel sarar..."

İnsan bazen çok tuhaf şeyler yaşar. Tuhaflıkların da derecesi vardır ama değil mi? Vardı. Önce ruhum içimden çekildi gitti. Birsen Tezer, "İstanbul" dedi, hatırlamıyorum gerisini..
Sanki yanımda başkasını ve beni aynı derecede seven bir kız ağlıyordu bir şiire. Bakıyordum uzun uzun gözlerinden düşenlere. Sarılıyordum. Kayıp gidiyordu herşey.
Her sarıldığımda sıkıp içime sokmaktan çok ıskalıyordum bişeyleri... Öldürdüğünü unutmuşum bir kuşu çok sıkmanın avuçlarında...
Düşünmeden davranmanın acısı da, sonradan gelir değil mi ? Sonradan geldi evet...

Ama emindim içimi güzel güzel döktüğüme. "Anlıyorum" diyor, bana hak veriyordu sanki karşımdaki küçük kız. Seviniyordum çünkü kendimi anlatabilmenin, üstelik anlaşılabilmenin huzurunu, gururunu yaşıyordum. Bir oyundan bir sahne değildim. Değildik. Hiç olmadık! Başka başka maskelerle gelmedim demir kapına.. Bardağından su içerken maskemi çıkarıp kapı koluna asmadım mutfağının.

Kırıldın değil mi ? Tamiri zor olan bir oyuncak gibisin şimdi. Kendi halinde, benim sevmediğim şarkılardan birisini dinleyerek düşünüyorsun belki. Belki de eşlik ediyorsun, gözlerin doluyor, bir şiir okuyorsun, şiirde bir baba kızına tel sarıyor...

"Tel sarar kızıma tel sarar..."

Bana kızıyorsun belki. Belki değil kızıyorsun...

Çok istediğin bir anahtar var elinde sanki. Bir kapıyı kitleyip gitme lüksün, gücün var... Ama bunu üzülerek yapıyorsun.
Sevinç ile hüzün, acı ile neşe, ağlamak ile gülmek arasında gidip geliyorsun.
Yanlış bir karar almaya gidiyorsun küçük kız..

Birgün uyanıp üzülmeni istemiyorum. Bir şehirden, İstanbul'dan, kıtandan, evinden... Neresi olursa olsun, kaçarak gitmeni istemiyorum benden.

"Söyledim gideceğimi" diyeceksin. "Duymadım" diyeceğim. Duymadığım için...

Masayı kendin toplayacaksın. Zaten hep kendin topladın. Yatağını açtın, uyudun.... Uyudun mu sahiden?

Rüyana girdi bir adam.

"Tel sarar kızıma tel sarar..."

25 Ocak 2010 Pazartesi

Aşk at mıdır ? Topal bir adam mıdır ?

İki yanımda iki melek var. Etrafımda uçuşup, rüyalarıma girip, yollarıma çıkıp bişeyler anlatıyorlar kollarımdan çekiştirerek sürekli...
İçimdeki susmayan ses "İmkansızı iste" diyor. Ama isteyemem ki bile bile. İmkansız neden istenir ki hem ?
Kolları yoruldu meleklerimin. Bana dua edenlerin. Dilleri yoruldu ısrar edenlerin...
Rüyalarımda sağa sola uçup dikkatimi çekmek için, hızlı hızlı çırpınan kanatları dinlensin diye oturuyor şimdi.

Soluklanıyorum bende. Bir suç işlemeye gider gibi, işlemiş ama saklanıyor gibi, vicdani bir kavga yapıyor gibi, çığlık ata ata kaçıyor gibi.. "Ne yapıyorsun Gökmen" diyorum hep.

Durmam, kendimle konuşmam, sessizce oturup çenemi kapamam gerek.

Bu arada, nedir aşk ?
Koşan bir at mıdır,
Topal bir adam mıdır... ?
Topal olduğu için ata binen adam mıdır ?
Atlar hep ölür mü ?

......
Yine başladılar. Kulaklarımı tıkıyorum. Kendimi seviyorum...

24 Ocak 2010 Pazar

Uğurlar olsun...


"Kimi ölüler bize ne kadar yakın, yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü."

Uğur Mumcu


"Bir pazar sabahıydı, Ankara kar altında... Zemheri ayazıydı, yaz güneşi koynunda... Ucuz can pazarıydı, kalemim düştü kana, kalemim düştü kana... Uğurlar olsun, uğurlar olsun... Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun.."


Daha kötüdür devamı. Hep üzer. "Kan doldu gözlerine..." gibi. "Şarapnel parçaları, saplandı yüreğime..." gibi.


Tertemiz bir adamdı. Karanlık ondan çok korkardı... O kadar iyi anlıyorum ki onu... Ve tuhaftır, onu öldüren şerefsizi de anlıyorum. Korkarlar çünkü bu ülkede doğruyu söyleyenden. Sevmezler. Ya arabasına bomba koyarlar, ya da yaklaşıp sinsi sinsi ışıklarda durduğunda, sıkarlar kurşunu!


Şimdi bu işler değişti tabi. Artık yeşil kollu canavarın çalışma yöntemi çok değişti. İçeri atıyolar artık. Susmazsan suçlusun...


Şimdi bile korkuyorum ben aslında biliyor musunuz? Acaba Yılmaz Özdil evine kolay gidip geliyor mudur? Tehtit ediyorlar mıdır Can Ataklı'yı ? Siyah arabalar içinde, bir köşede kıstırıp kafasına sıkmak için plan yapıyorlar mıdır Nihat Genç için ? Ya oktay Ekşi, düşünmüş müdür birileri torununa oyuncak alırken dayamak kafasına silahı ?


Korkuyorum. Hassasiyetimi bu denli geliştiren sadece gazetecilik öğrencisi olmam değil. Düşüneni susturan, hapislere atan, süren, şiir yazana karşı çıkan, şiir yazdığı için kovulan adamlar var çünkü... 40 dilde şiirleri var Nazım'ın, kendi ülkesinde kendi dili ile yasak değil miydi ?


Sanıyorum ki, iyiler gerçekten çok yaşamıyor. Çünkü her bir isim yazdığımda bir tane daha geliyor aklıma. Atila İlhan... ? Neler söylediler arkasından ölünce ?


Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu'nun, karanlığa mum yakan güzel adamın ölüm yıl dönümü... 17 senedir üzülüyoruz ama 17 sene arkasından aynı korkularla yaşıyoruz...


Sormak lazım, bu kadar çok mu korkulur aydınlıktan ? Korkuyor yarasalar. Kör olacaklar çünkü aydınlık olursa.


Bugün aklımızdan geçen, isimsiz korkuları yüreğimize katmadan yaşamak günü. Gerekirse de feda olmak bu yolda...


Ne diyor Nazım üstad ötesinden, "Sen yanmasan,

ben yanmasam,

biz yanmazsak,

nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...?"

23 Ocak 2010 Cumartesi

Güzel bir şiir ...

"yedi kapılı teb şehrini kuran kim?
kitaplar yalnız kralların adını yazar.
yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
bir de babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış babil'i her seferinde ?
yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen lima 'nın ?
ne oldular dersin duvarcılar çin seddi bitince ?
yüce roma 'da zafer anıtı ne kadar çok!
kimlerdir acaba bu anıtları dikenler ?
sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri ?
yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca bizans 'ta ?
atlantis 'te , o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar bir gece yarısı
bağırıp imdat istemişler kölelerinden.
hindistan 'ı nasıl aldı tüysüz iskender ?
tek başına mı aldı orayı ?
nasıl yendiydi galyalıları sezar
bir aşçı olsun yok muydu yanında ?"

Yazacaklarım ki bu.

İtalyan kültür merkezinde okulun belgesel gösterimi vardı. 3.sınıf öğrencileri harika şeyler çıkartmış ortaya... Bunu yazacağım, ama sonra.

21 Ocak 2010 Perşembe

Bu kadar mı kalpsizsin başbakan ?


Beyin ödemli, kanama var.

Akciğerler yapışmış, iltihaplı.

Kalp ileri derecede yumuşamış.

Karaciğer büyümüş, sarımsı.

Böbrekler taşlaşmış.

Dalak küçülmüş, kurumuş.

Mide yeşil safra dolu.

Bağırsaklar sert, şiş.

Kaslar gevşek, erimiş.

Deride dökülme var.

Sırtta çürüme.


Yılmaz Özdil'in bugünkü yazısından.. Bu okuduğunuz şey, açlık grevinde ölen birisinin otopsisi.

Tekel işçileri Ankara'da, bu yolda gidiyorlar işte.

Önce insanların yuvalarını yık, tencerelerindeki yemeği al, çocuklarınınn geleceklerini karart, sonra bir mutabakat aramak için bile sendikanın, işçilerin kapısını çalma.

Sana oy veren yandaşın, asıl bunları yapanlar vatandaş işte.

Küçük resmi değil, büyük resmi görün. Bu

Enis Batur: "Eskiden gazete okuduğumda ellerimi yıkardım, şimdi kafamı da yıkıyorum" demiş. Tekel işçilerine bir küçük haberi bırak, tek satır ayırmayan AKP yandaşı gazetelerden de tiksiniyorum.

Gerçekten kafa yıkatıyorlar artık insanlara!

20 Ocak 2010 Çarşamba

Van minut başbakanım !

Yırttınız kendinizi. Ne laiklik bıraktınız, ne millette huzur. 8 senelik iktidarda, toplam 731 kamuya ait araziyi, şirketi, limanı babalar gibi sattınız!

2002'de ekmek 40 kuruştu, bugün 1 ytl.
Tekel'in işçileri perişan. Açlık grevindeler...

Dün gibi hatırlıyorum, çıktın kürsüye, başladın söylemeye "utanmadan" "Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem söylesem mi, söylemesem mi ?"

Bugün markete gittim, soğan 2 lira 20 kuruş. Hakikaten, zor olanı yaptınız, soğanı yiğide muhtaç ettiniz.

Helal olsun.

Umarım seni beş dakika sırtında taşımaya dayanamıyıp atan at gibi silkelenir de, atar seni ve sizi sülük gibi sömürdüğünüz sırtımızdan!

19 Ocak 2010 Salı

Aynı Lambalar

Kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar
Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde,gel öp beni.

MURATHAN MUNGAN

Nereye gidiyorsun Gökmen ?

Bunalımda falan değilim. Öncelikle bunu söylemeliyim. Takıldığım şey, insanların neden hep yağmurda ve karda şarkı söylediği, camdan dışar baktığı, sıcak bişeyler içtiği ortamlar oluşur.
Çok sevdiğim bir arkadaşımdaydım az önceye kadar. Başkadır yeri gerçekten. Konuştuk, dertleştik ve çok şaşırdım... İnsanın "onun bişeyi yoktur" dedikleri bile inanılmaz şeyler yaşayabiliyormuş. Üzüldüm, yardım etmeye çalıştım.. Umarım herşey güzel olur onun için.

Bugün yine son dönemlerde duygusal olarak yaşadığım ama kimseye tek kelime etmediğim çalkantılı dönem içinde kaldım. Kar vardı bugün. Hala var. Açtım müzik çalarımı, Cem Adrian-Nereye Gidiyorsun geldi sıradan. Hakikaten kendime sordum, "Nereye gidiyorsun ?"

Son 6 ayım hep belirsizlik. İnsanlar sevdim. Vazgeçtim. Haklı nedenlerim var mıydı? Bence vardı.

Dolu dolu da kelimelerim vardı az önceye kadar. Ağız dolusu, iddialı, koskocaman... Şimdi hiç birisi yok... Neden biliyorsanız bana da söyleyin. Tokat atın bana. Cesaret verin, küfür edin...

Neden insanlara nasihat verirken gözlerimin daldığını biliyorum..

Ama birşey yapamıyorum. Ama yapacağım birşey.

17 Ocak 2010 Pazar

Bu sabah tavanı izledim


Aslında mutluluk aramak, mutsuzluk aramak, kovalamak, kaçmak... Kendini öldüren bir dünyanın içinde ölümlü olmak. Kötüdür bu. Aynı yaşta olmayacak ama, arkamdan elbet ölecek birileri...
Şöyledir, mutluluğu ararsın, onunla kavga edersin ama mutlu olmadan mutluyu oynamadım mı hiç? Oynadım.

O kadar da önemli değildir mutlu olmak. Mutsuz olmak ya da... Gülerken bir yandan yanaklarını sever gözyaşların bazen... Acı, üzüntü, sevinç, mutluluk... Karışırsın bazen insan. Senin doğan bu ama. Karışacaksın. Büyüyeceksin ve büyüdükçe kötüye gidecek hayat.

"Mükemmelim" diyeceksin bazen. Sabah kalkınca ağzın kokuyor ama..

Sana da hak vermiyor değilim. İyiler kaybeder. Bende kaybetmiştim iyiyken..

Çok şey gördüm daha ama aklımda kalmadı hiç birşey..

Yatar yatmaz uyumayıp hayalleri olan biri olarak nasıl duruyorsam, bekliyorsam ışıkları sokakların, evlerin.. Uyanır uyanmaz da terk etmiyorum yatağımı.

Saçmalamayı seviyorum.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Yaşayacaksın insan #2

Yaşayacaksın insan. Umutsuzlanacaksın. Durduk yere gözlerin dolacak bazen. Aklında birisi olacak, yüreğinde birisi olacak, yüreğin ile aklın farklı şeyler söyleyecek ve kavga edecek... Sırt üstü düşen bir kaplumbağa geldi mi gözünün önüne ? Gelmeli bence...

Düşeceksin insan. Bir gün hiç hesapta yokken yakalarını silkerek uzaklaşacaklar senden. Bir kalp kıracaksın, kapıyı anahtarınla açacaksın bu yüzden... Kimse selam vermeyecek sana. Çayını koyacaksın mutfaktan, müziğini açacaksın, kitap okuyacaksın ya da bişeyler yazacaksın. "En yakınım" dediğin annen bile, o kadar anlamsız bakacak ki yüzüne, şaşıracaksın...
Akşam olacak, bir kaşığı oynatacaksın önündeki mercimek çorbasının içinde... "Bitse de gitsem ama içesim yok..."

Yaşayacaksın insan, sınavlara sokulacaksın... Başın derde girecek düşüncelerin yüzünden... Seyrettiğin filmlerden sorumlu olacaksın çünkü etrafındaki herkes aktör. Etüd edeceksin bunları.

Mutluluk için koştuğun hızda, mutsuzluktan kaçtığın hızda koşacaksın...

Kapıyı anahtarınla açacaksın, mutfaktan bir fincan çay alacaksın, akşamları bir tabak çorbanın içinde kaşığını yüzdüreceksin...

14 Ocak 2010 Perşembe

Her sınav böyle olsun

İngilzce sınavım vardı. Geçtim artık garanti olarak. Dündü...


Bugün gazetecilik olduk, onu da hallettim.. 

Yarın görsel tasarımla ilgili bi sınavım var.. Dergi sayfası, gazete sayfası, bir kompozisyon istiyor.. Geçmem kesin, artık A için kasıyorum... 

Sonra 2 gün aram var. Gökmen bu ara süper ders konusunda... 

Haydi bakalım.

13 Ocak 2010 Çarşamba

ALi Kırca Röportajı

http://bilet.bahcesehir.edu.tr/?p=347 Ali Kırca röportajım.. Sanırım tıklanmayacak ama olsun.. www.bilet.bahcesehir.edu.tr 'den de ulaşılır.. 

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP