20091210

Bir fahişe ile... Sabaha karşı...

Kızıl dumanlı, sarkık kollu gecelerden birisiydi. Taksim dönüşü gayet yorgun ve uykusuzluğunu sırtına almış bir adamdım. İstiklal'in başlarına yaklaştığımda yaşamaktan çok sıkıldığımı farkettim.
Sonra hapşurdum... Günlerdir çektiğim, sabahları pijamamın koluna sildiğim burnum, hapşuruğumu tutmak için zorlandığımda resmen basınç komasına girdi. İşte o an, yirmi senedir atması için herşeyi yaptığım kalbimden vazgeçtim ben... Bir an için gözlerimi kapadım, gördüklerim çok güzeldi gerçekten... Bir duvara yaslanmışım, burnumdan ve ağzımdan kanlar boşalıyor. Ambulanslarda Sezen Aksu çalıyor, hiç siren duymuyorum. O an yalvarıyorum Allah'a hayatımda gördüğüm güzel anları gözümün önüne getirsin diye, yapmıyor. Belki de kendisine kızgın olduğum için. Suratımı asıyorum, yağmur başlıyor...
Belkide o bi kaç damla kendime gelebilmem için yapılmıştı özel olarak...
Etrafıma bakınırken ''özel'' sıfatını barındırabilecek birşeyler görmek istedim. Bir fahişenin yanına gittim. Hiç çekinmedim bu sefer. Çünkü ne olduğunu saklayan insanlardan daha ''onurlu'' geldiler gözüme...
''Kan'' düşündüm, sordum kendisine; ''Nasılsın bugün ?'' yüzüne baktım, gözlerinde ve bembeyaz teninde polis arabalarının sirenlerini gördüm. O ritme uygun şekilde baktı gözlerime, ''Hayat işte...'' dedi. Bir sigara uzattı, aldım, o yaktı; bir nefes çekip kızaran ucuna baktım. Yere savrulan küllerine de o... Hep böyledir zaten, hayatları paramparça olanlar, paramparça olan şeylerden alamazlar kendilerini...
Bitirdik sigaralarımızı, tahta binadan içeriye girdik. Tahta, geniş ama fazlasıyla kıvrımlı eskimiş vernikli merdivenlerden hayattan öcümüzü alır gibi sert sert basarak çıkıp bir odaya geçtik.
Yatağa oturdum ve sırt çantamdan bir şişe şarap çıkarttım. Yarımdan biraz fazla vardı, ilk o davrandı ben ağzıma götüremeden. ''Nasılsın..?'' dedim sanki ilk gibi. ''Herkesinki biri bir hayat işte..'' dedi.
O sıra kalkmış ve pencereye yürüyordum. Herkes fahişeydi gözümde. Arkamdaki kadın sevgilim. Gece lambası yandıktan sonra bir de kibrit sesi duydum çekmecenin kapanma sesi arkasından. Yaktı, baktı, kokladı, konuştu... ''Uyursun, en güzel yerinde uykunun kapı çalınır, bilirsin değil mi ? Ben öyleyim anam işte !'' dedi. Nefes... Nefes... Nefes... ''Son treni kaçırdım ben çoktan'' dedi. ''Nedir ki son tren ?'' dedim. ''Cennet'' dedi.
Cennetin varlığına inanıp inanmadığımı sorgulayıp, cennetin ve cehennemin bu hayatta yaşandığını içimde teyit ettikten sonra döndüm hayatıma tekrardan...
Camın önündeyim, arkamdan sardığı elleriyle yeşil gömleğimin düğmelerini açmaya başladı. Elini tuttum, sustuk... Saçlarımı kokladı. Harikaydı. Yoktu o güne kadar böyle bişey...
Sezen'i düşündüm. Hayatımın kadını ! ''.. Ben senin gözlerinin, yalan dolan bakışlarını bile sevdim... Ben sana bir annenin, evladına duyduğu hisleri besledim... Ben senin bal gözlerinde dört kısa günde bilsen neler neler gördüm...'' İçimden şarkılar gidenin gelenin boş durmadığı sabaha karşı doğal olarak grileşen otogarlar gibiydi. Gözlerimiz hep uykulu, hisler uykusuzluktan sızmış, kanlar dolusu kusarak ölmek istiyorum... O gece bişey olmadı... Sarıldık uyuduk. Sabah parasını gece lambasının anahtarının altına koydum, giyindim, çıkarken duydu sesimi... ''Bana bir şey daha öğretebilir misin?'' dedim.
Perdeden gelen ışık parçalarının eklemleri yüzünde dağılıyordu. Hüzün katıyordu. ''Gerçek fahişelerden asla korkma, olur mu ?'' dedi. Kapıyı arkamdan kapattığı andan itibaren Sezen Aksu hariç, milyonlarca fahişenin arasına bıraktı beni. Yürüdüm. Üşüdüm.

Uzak!

'Gerçekten' üzülüp hayal kırıklığına uğradıktan sonra sönüyor mu basitçe yangının senin? Benim sönmüyor...


Uzak dur!

20091209

İzin ver!

Yıkasım var...!
Dökesim ardı sıra herşeyi...
Yalanlardan yollar yapmak istiyorum aydınlatacak kendi etrafını...
Yürümek istiyorum ortasında gözlerim hiç kararmadan... Rüyalardan sıkıldım, gerçeklerine dönmek istiyorum o güzelliklerinin...
Sıkılmadan anlatmak bir de içimde doğmaya yeltenip boğduğum herşeyi arka arkaya hiç durmadan!
İçimdekileri peşim sıra dökesim var anlayacağın... Anlayacağın öyle ama anlamamakta ayak direyeceğin şey işte...
Duymak istemediklerini söylemek istiyorum... Peşinden koşarak, her an yer yerde bir adım arkanda olarak savunduğum şeyin peşinden koşmak yine!
''Seni seviyorum'' demek istiyorum... Bu aşkı isyanlara bağlayıp ölesim var bir kaldırım taşı üzerinde ağzımdan kan boşalırken!!
Davam gibi sevmek istiyorum seni güzel sevgilim, izin ver buna... Yakın-uzak ayrımlarından öte içimde soyutlaştırarak ve kalıplara sokarak sevmek istiyorum seni! Bana izin ver! Sen bana izin verirsen eğer, bu aşkı her yalana rağmen sürdürebilmek inancı kazanacağım!

Söz veriyorum!



17 Ağustos 2008'de esmiş gelmiş...

20091208

7 Şehit daha...

Hastayım. Moralim zaten bozuk... Bu hafta içi sınavlarım var, üstelik okula gidemedim... İnsan hasta olduğu zaman iyi şeyler olsun istiyor etrafında ama, dün televizyonu açınca gerçekten çok üzüldüm... Rüyama girdi gece, uçuk çıktı dudağımda, burnumun üzerinde! Benim gibi niceleri varken siyasileri nerede bu ülkenin!
Ülkedeki iktidar partisi bir "açılım" masalı tutturdu, 40 bin kişinin katili APO'ya yat almaya kadar gitti! Hatırlarsınız, Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz Türköne'de "Osmanlı'da daha çıkan ağaları paşa yapar eyaletlere koyardı, Apo'yu hapisten çıkaralım, paşa yapalım, Antalya'ya turistlerin yanına koyalım..." demişti. Kesinlikle AKP-Zaman Gazetesi arasındaki fikir birliğini ispatlamak için kendmi yormayacağım çünkü zaten bu bilinen bişey... "Yandaş" medyanın en sağdık kanadıdır kendileri!!

En başta haberi alınca şöyle değerlendirdim. Herşeyi ABD'den bilen koministlerden değilim ama Amerika'nın bizden asker istemesi, bizim de "göndermeyiz" restimize karşı bir uyarı gibi geldi bu. Başbakan zaten Obama'nın yanında... Sakın bir tezkere kararı çıkarsa yakında şaşırmayın! Özellikle PKK'ya silahı ve mühimmati Amerikan tankları taşıyor, silahları Amerikan malı, bombaları vs.. diyen paşalar, subaylar, askerler şimdi neredeler ? Ya görevden alındılar, ya tutuklandılar... Bunların hepsi diplomasi işleri, bu konuda da uzman falan değilim ama böyle öngörüyorum...

Asıl önemli mesele, ölen askerlerdir bence. (Aslında tıpkı bunları yapanların istediği gibi diğer bir çok şeyin üzerini kapatıp kendi kanayan yaramıza dönüyoruz)
Bir Türk genci düşünün.. Askere gidene kadar okuyor, 21-22 yaşında asker oluyor. Evlenmiş mi? yok! Çoğu daha bir kız eli bile tutmadı, bir çocuk sevemedi! Evlenenler mi? Daha kötü... Ağlayan bir eş, öksüz çocuklar... Ne olacak o aileler?
Bir şehidin babasını düşünün ne kadar üzülür... Ya ana yüreği! Ya kardeşleri, akrabaları... 1 ölen askerin arkasından aslına bakarsanız onun yakınlar olarak en çok 50-60 kişi üzülüyordur. Dün Tokat'ta 7 can verdik! 400 vatandaşımızın yüreği kan ağlıyor şu an! Dövünüyolarlar! Onlar öldüler, biz iyi olalım, rahat uyuyalım diye... Aynı Nefes filminde söylediği gibi komutanın, "Yine olsa, yine gönderirim oğlumu askere" diye ağlıyorlar...

Çok yazık... Çok üzücü... Bazen insan o kadar çaresiz kalıyor ki, hareket bile edemiyor değil mi? Biz de öyleyiz...

Hatırlayın ama önceyi, 7-8 sene öncesini hatırlayın, var mıydı bu kadar ölü!
Var mıydı bu kadar kan, gözyaşı!
Kriz vardı belki, belki açtık ama mutluyuk!
Şerefini savunan başkbakan nerede şimdi! Neden iptal etmedi gezisini de gelmedi şehitlerin cenazelerine! Seçimden seçime kömür, bulgur dağıtıp, insanlara kendi parasıyla köfte-ekmek ısmarlayan adam nerede!
Millet aç gezerken kebapçı açılışına giden bakanlar, siz neredesiniz!
Bu kadar ölüm, iç sorun, gözyaışı, kan varken, nerede onurlu içişleri bakanı!
Nasıl oturuyor o koltukta! Bu yaptığınız ayıptır! Günahtır!

20091207

Boğaz... Ortaköy...




Madem yazamıyorum, foto ekliyorum... :)

-----------

Ateşim 39 derece... Nefes almakta zorlanıyorum.. Bİşeyler yazmak istiyorum ama zor..
Kendinize dikkat edin, hasta olmayın sakın!

20091205

Süper bir geceydi... Süper...

Dün bu hayat en güzel günlerinden birisini yaşadı. Okulun terasında bir parti vardı, ordaydık... Kızlardan Didem, Buse, Buçğe, Zeynep, Duygu, Cansu vardı... Erkek tayfası, Murat, Umut, ben... Gece ilerledikçe sayımız azaldı.. En sonunda kemik kadro ile Umut'un evine geçtik... Ozan ve Batu sınava çalışıyolardı ama elimizdeki torba torba içkileri görünce vazgeçtiler. Oturduk başta, sohbet edildi, gülündü eğlenildi... Sonra Zeynep'e bize kanun çalmasını rica ettim, kırmadı sağolsun... Dam Üstüne Çul Serer, O yar gelir, Benzemez Kimse Sana, Dalgalandım da Duruldum... Hepsini söyledik... Ve daha neler neler... Gerçekten süper bir geceydi... Saat 3 gibi kızları evine bırakacaktık... Çok iyi hatırlıyorum, birisi tutmasa yürüyemeyeceğim düz... Kafamın içinde "Haydi Gel İçelim" çalıyor. Neyse, yoldayız işte... Murat'la bi plan yaptık... Batu amatör telsizci ve elinde telsizi var. Önden Umut'la yürüyolar, aramızda da en fazla 5 metre mesafe var... Yoldan adam çevirip kimlik soruyolar, biz onlara yaklaşınca da bizi çeviriyolar... Zaten kafamız güzel... Komserim komserim bırak gidelim falan... Süperdi. Taksiye gitti bir ara, burda bekleme yapma, burası savcılık dedi... Adam bastı gitti. Eve bi geldik, saat 05:20... Sabah uyandım, saat 10... Umut hala PES oynuyo...Kalktım eve geldim... Bu arada hastayım yaaa... Boğazım yanıyo... Annem hasta çorbası yaptı. Bi de ıhlamur... Keyfim yerinde hastalık dışında..

Dün çok güzeldi dediğim gibi...

Bazen güzel oluyor yani..

20091201

Ah güzel çocukluk... İşte ordan bir hatıra...

Kuzenlerim geldiği zaman "özellikle" sokağa çıkmamızı istemezlerdi sokak sakinleri. Biz de inadına çıkardık ve heryeri dağıtırdık.
10 yaşındaydım ve semt pazarında soğuk su satıyordum. Kahverenginin üzerinden kaçtığı tuhaf renkli brandalar, çatısındaydı pazarın tabiri caizse.
Pazarcılar ürünlerini satmak için ne kadar yüksek sesle bağırıyorlarsa biz de aynı şekilde bağırıyorduk: "Buuuzz gibi sooooğuk sudaaan içeeen!"
İki tane kristalli cam bardağımız vardı. Bir sürahimiz. İçinde her daim yüzen buzumuz vardı. Sürahiyi ananemlerden alırdık çünkü pazara en yakın onun eviydi.
En çok su alan sürahi ise en sevdiği sürahiydi. Kaçırırdık. Birgün yine su satarken benim yaşlarımda sapsarı saçlı bi kız geldi. Altın rengiydi. Kuzenimin de benim de gördüğüm belkide en "farklı" kızdı. Hemen o yöne hızla yönelip sesimi yükselttim. O sırada da peşimden kuzenim kristal bardak ile geliyordu. Sürahi bendeydi çünkü patron bendim. Bir bardak su doldurup uzattım. Saçından koyu sarı dalgalı elbisesini sarllaya sallaya sırtını döndü. Tek eli annesinin pazar arabasındaydı. Annesine ve ayakkabısına baktığımda sadece görkemli olanın onlar olduğunu gördüm. Bir seviye farkımız yoktu. İzlediği yabancı dizilerden öğrendiğini düşündüğüm bu "asilzade" tavır, ona bişey kazandırmaktan çok kaybettiriyordu gözümde. Fazla ısrar etmedim, dönmeye kalktım. O sırada kuzenim elinde bardağı ile kalçasıyla ileri ittirip önüme geçti. Düşmek üzereydim. Bu hareket onu çok güldürmüştü. İkisi de bana gülüyordu. Sinirlendim ve sinirimi açıkça belli ettim. Ona vuramazdım, kuzenimi çektim kolundan sertçe. O'da dengesini kaybetti ve düşmemek için kendisini zor tuttu. Bir pazar yerinde, bir kız yüzünden, para kazandığımız şeyi boş yere harcayarak birbirimizi kırdık. Sinirle dönüp gittim. Arkamdan birinin peşimden koştuğunu duyuyordum. Omzuma dokunuldu, döndüm...
İlk kez kuzenim bana vurdu. Bir pazar yerinde üstelik. üstelik yüzlerce insanın içinde. Sinirden sürahiyi ve tek bardağı yere attım ikisi de kırk parça oldu. Aynı şekilde kuzenimin bardağının kırıkları da benim kırdıklarımın içine karışmıştı. Elimizde bişey kalmamıştı. Bir kız yüzünden önce birbirimizi çekemedik sonra da kavga ettik. Ben onu, o da beni Arnavut kaldırımlardan yuvarladı. Yara bere içinde kaldık. Pazarcılar bizi ayırdığında öfkeden çatacak belki de tek kişi olduğu için o kıza bakındım. Yoktu. Evet yoktu. Herşeye sebep oldu ama şimdi ortada yoktu. Daha da sinirlendim. Ananemin sürahisini ve iki kristal işlemeli bardağını kırdık. ikimiz de birbirimizi suçlayarak gerisin geriye eve dönüyorduk ve yapacak bişey arıyorduk sürahi ve bardaklar için. Ananemin bahçesine oturduk. Eski ve çöpe atılmış bir bavul gördüm. Sonra ite kaka önüme kuzenimi katarak çarşıya doğru yürümeye başladık. Bavul bana bir fikir vermişti. Ananemin sürahisinin aynısını bulmak için bir kaç yer dolandık ve bulduk. Pahalıydı ve paramız yoktu. Saate göre de pazarın tam boşalmaya başldığı zamanlardı. Yeni bir sürahi ile su satmaya kalksak yetişemeyecektik. Dönüşte Eskici İsmet'in dükkanına uğrayıp araba cantlarının fiyatını sorduk. "Ne yapacaksınız ki?" dedi. "Dedemde var da bozdurmak istiyoruz." dedik. Biz İsmet amca ile konuşurken kuzenim bir ona bir bana bakıyordu. Ne düşündüğümden haberi yoktu. Bir "gurbetçinin" üstelik buraları bilmeyen bir "gurbetçinin" aklı böyle şeylere çalışmazdı. Neyse, bavulu aldık, sahil yolunun üzerinde gördüğümüz arabaların cantları çıkanları bir güzel çıkartıp bahçede bulduğumuz eski bavulun içine doldurup bozdurmaya götürdük. "Ben Ekrem'e sorarım bakalım neden bozduruyor bunları.." dediğinde İsmet amca sözünü kesip: "Ananem de çalınmış diyecekmiş, dedem ne bulsa bahçeye getiriyor ananem söylemesin aldığını dedi" dedim. Mantıklı buldu onayladı. Hayatımın ilk hırsızlığıydı. Ve son tabiki. Neyse, Züccaciyeci Murat'ın dükkanından sürahiyi alıp döndük. Bardakların kırıldığını söyledim ve söz verdim yenisini alacağıma. Aradan on sene geçti, geçen gün ananeme gözümün iliştiği bir mağazadan altılı bardak aldım kristal işlemeli. Hemde bu hikayeyi anlatarak verdim. E bide yeri gelmişken "yazayim" dedim...

Gökmen tuhaf, Gökmen yorgun...

Okul başladığı için sanırım tekrar hayatı boşlamaya başladım. Hayattan kastım nedir, bilmiyorum aslında... Okulda gayet aktifim... Bugün durduk yere bi röportaj aldım, geldim deşifre ettim, yazdım teslim ettim falan filan.... Geçen sene tekrar eden arkadaşlarım geldiler ana kampüse, oturduk sohbet ettik.. Ama ne bileyim işte... Bazen o kadar çok yazmak istiyorum ki anlatamam... Ama olmuyor işte. Ne kötü değil mi? Sanırım bir hikaye yazmam lazım... Olmadı günlük tarzı ama yorulduğumdan başka bişey yazamıyorum nedense... Çok kötü. Neyse, umuyorum ki düzelir herşey. Zaten bu aralar çok kötü değil. Kiiii dünüm süper geçti. Teşekkürler bu arada...

Gökmen inzivada, görüşrüz yakında... Yarın falan, olmadı bu gece...

20091129

Kararsızlık mı, zedelenen karar mekanizmasının oyunları mı ?

Hiç tanımadığım bir insanla tanışmak istiyorum.
Bir barda, kafede, sokakta... Bi yerde tanışmak böyle filmlerdeki gibi... Bir yere yemeğe gitmek, sandalyesini çekip oturtmak onu... Ardından konuşmak. Hiç beni bilmeyen birine kendimi anlatmak istiyorum...

Bazen bildiğiniz duygular size yabancıdır. Yaşamak istersiniz ama yaşayamazsınız. Bende öyleyim işte. Bu arada ruh halimi en iyi anlatacak kelime "kararsız" olur sanırım. İnsanların yaptıkları seçimler kesinlikle onlardan ve hayatlarından bişeyler götürüyor. Ben seçim yapmak zorunda kalmak istemiyorum. Kalmak istediğim tek şey "sakin"...

Yakında bişeyleri seçmek, bişeylerden, birilerinden vazgeçeceğim... Sonumu zaman zaman iyi görüyorum, zaman zaman kötü... Beklemek ise en çıldırtanı...

Bir hikaye yazacağım sanırım kendimle ilgili. En güzeli bu olur. Belki de yayınlarım burda, bilemiyorum. Tek sıkıntım beni anlayabilecek kimse olmadığına inanmam ve kendimi anlatamayacak kadar karmaşık olmam. Zor olacak yani. Bakalım elimden ne gelecek.

**Bu arada okunmak güzel bişey. En az yazmak kadar.

20091128

Bir kadın girdi bir çocuğun hayatına...


Kapıya baktı, hiç görmediği kadar uzaktı kapı. Kendine en yakın gördüğü şey olan "kaçmak" ondan o kadar uzaklaşmıştı ki, kaçabilmek için en az kaçabilecek kadar enerji tüketmesi gerekirdi. Kaçmadı o. Sessiz sakin kaldı ortasında yaşadığı o anın... Elini dudaklarına götürdü, parmağı dudaklarına yabancı...

Gözleri doldu sonra, sonrasında bir iskele düşündü kimsesiz... Geciktiği için kızmadı vapura, çünkü gelmeme ihtimali de vardı onun için... bindi...

Sesi uyuştu, bir şarkı seçti, yarım bıraktı. Hava soğuktu ama kazağı kalın olduğu için dimdik durabiliyordu. "Üşümüyorum" dercesine bakabileceği en uzak noktaya bakıyor, oradan gelebilecek rüzgarın kendisini etkilemeyeceğini düşünüyordu...

Kızdı sonra birden, çıkarttı montunu ve kazağını... İncecik bir gömlekle kaldı... Hayatı başkaları tarafından çalındığı için, o başkalarının hayatlarının içinde kıvrandı durdu. Öncesi de öyleydi. "Şimdi ölsem kim bilir, kim üzülür, ne zaman haberleri olur öldüğümden" dedi saatinden sonra telefonuna bakarken...

"O hissi bilirim" der gibi baktı kadının bir tanesi. Hiç konuşmadılar ama çok iyi anlaştılar... Bir sözü hatırlamıştı çocuk "Çok kalabalık vardı; fakat insan çok azdı"... Sonra, kadının gözlerine baktı, kendisinin o kalabalığa karışmadığını gördü. Hiç yabancı değildiler sanki, sanki hiç kaybetmemiş... Çocuğun elleri sanki daha önce hiç intihara kalkışmamış gibi masum masum titriyordu. Kadın bir yaprak gibi sallanıyordu, titriyordu... bir kefen yırtılıyordu yani, yani bir vapur belki güneşe dönüyordu çocuğun içerisinde...

Dakikalar geçti, dudaklarını kıpırdatamadı çocuk... Çok sevdiği şarkı kulağından gidiyordu yavaş yavaş... Öptüğü kızları düşündü, bir de yaşadığı aşkların en güzel anlarını... Nesneler de kayboluyordu artık yavaş yavaş... Dolan gözleri engelliyordu bişeyleri görebilmesini...

Birden cesaretlendi çocuk bişeyler yapmak için. Kalktı, o beyaz palto içinde asaletle duran, uzun saçlı, güzel yüzlü kadına baktı... Ayağa kalktı, tuttu ellerinden... Hayatı değişmişti, değişecekti de, bunu hissediyordu, bunun için ölebilirdi.. Sıradan bir akşam değildi kesinlikle... Montunu tekrar giyindi, cebinden içkisini çıkarttı... Bir yudum aldı, kadına verdi... Yürüdüler... Ama çocuk sanki hepsini kendisi içmişti...

Durdu çocuk, (durdum) baktı etrafına (baktım), kadını aradı gözleri (kadını aradım), kadın gitmişti (gittiğini farkettim), sonra aslında hiç gelmediğini (öyle birisi olmadığını anladım).....

İçkiyi tek başıma içmiştim, parmaklarıma dudaklarım hala yabancıydı, 3-5 dakikalığına bir kadın girdi hayatıma iki gün önce, ama hiç olmadığını anladım...

Çocukta anladı... Biz anladık...

20091127

Kimseyle öpüşmedim!

Evet, kimseyle öpüşmedim. Israr edenler oldu, yeltenenler... Soğuk kanlılığımı güzelce korudum. Uzak tuttum kendimi onlardan. Ne alacağımız vardı, ne vereceğimiz vardı.
Üzüldüm mü? Evet üzüldüm. O insanlara yaptıklarım için üzüldüm. Onların iyi niyetlerini de anladım ama sadece sustum...

Çoğu zaman üzerimi bile çıkartmadım. Neden çıkartacaktım ki? Samimi olmak istemedim hiç. Hep, taksi çağırmış, o taksi de yoldaymış, her an kalkacakmış gibi oturdum hep.
Zaten yorgundum. Harfleri büyütmek için bastığım shift tuşu bile zor etkileniyor parmak hamlelerimden....

Ama ısrar edenler oldu dediğim gibi. Onlara hep "Bu seferlik olmaz, bir dahakine iki kere.." gibi şeyler söyledim. Bana kalırsa çok iyi ettim.
Ortalıkta domuz gribi varken, millet hastalıktan kırılıyorken, deli miyim öpüşeyim! Bu bayram herkesi es geçtim! Süper de ettim!

*not: Hayvanlara eziyet eden adamlardan nefret ediyorum!

FarmVille oynuyorum evet.


Geçen gün Ali Atıf Bir ile röportaj yaptım FarmVille o da oynuyomuş, gittik konuştuk. Tabii yapmadan önce belli bir ön araştırma yaptım, bir sürü şey gördüm. 75 milyon kullacıcıya ulaşmış oyun! Bence inanılmaz bişey! Aslına bakarsanız bende "bilinçli" oyunculardanım, çünkü ekip-biçiyosun, ekip-biçiyosun sonu yok biliyorum, o yüzden de fazla kasmıyorum açıkçası. 27. seviyedeyim. Çok vakit ayırmıyorum. Böylesi daha güzel. Bahçemin de bu arada bi fotosunu eklemek istedim nedense. Ekliyorum hemen. Siz de oynayın bu arada. Tavsiye ederim.

İyi bayramlar Türkiye

Arkadaşlar, iyi güzel bayramlar. Saçma saçma mesajlarınız bu sene daha azdı. Cennetteki güllerin dikenlerinden.... Kabe'nin toprağından, Zemzem suyundan falan mesajlar çok azdı. Öncelikle bunun için teşekkür ederim, sizin de bayramınızı cici cici kutlarım. Teşekkür ederim.

20091125

Çok tuhaf bir rüyaydı!

Acaip bir rüya gördüm. Gerçekten acaip. İzmirli bir kardeşim var çok sevdiğim, Özenç diye, onu gördüm. İzmir'e gitmişim, hava süper falan, bi gece oluyo, Karşıyaka İzmir'i basıyo. Etraf polis kaynıyo. Acaip bişey. Özenç'i görüyorum, üzerinde bir forma var, maça gidiyomuş, bütün takım otobüse binmiş, "Kardeşim naber" diyorum, "İyiyim sen nasılsın" diyo. Bi bakıyorum, formaların reklam aldığı yerde adım var. Eşşek kadar Gökmen Kaya yazıyo. "Bu ne" diyorum, "Herkes istediği şeyi yazıyodu bende adını yazmak istedim" diyo. "Helal olsun kardeşim" diyorum. O sıra saklanıyoruz çünkü her yer polis. Acaip bişey. Ben deli gibi berber arıyorum bide. Saçlarımı kestirecem ama berber yok hiç bir yerde Karşıyaka'lılar yüzünden... "Berber gelir mi?" diyorum, "Bilmem" diyor ve basıp gidiyor. İki katlı bi yere giriyorum. Merdivenler çok pis. Neyse giriyorum, bildiğiniz bir PlayStation kafe. Oturuyorum. Maça başlıyorum, berber geliyor, boynuma pelerini takıyor, gol kaçırıyorum... Tam o sırada elinde tuttuğu makineyi saçlarıma daldırmak üzere. Çalışma sesini duyuyorum, heyecanla uyanıyorum. Bakıyorum sonra, saçlarım yerinde.

Ayrıca burdan formasına ismimi yazan Özenç'e sevgilerimi gönderiyorum. Eyvallah kardeşim. Beni seçmen ayrıcalık.

Hakan Günday "Kayra"

"Dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir tarihçesi varsa, komünistin de o kadar saf, kötü bir geçmişi vardır. Ne de olsa ikisini de insan icat etmiştir! Hele günümüz kapitalizminin patronu Yahudiler ile zamanın Yahudisi Marx'ı düşündüğümüz zaman, Yahudilerin de Hıristiyanlar kadar ikiyüzlü darı gibi her yerde biten yaratıklar oldukları anlaşılabilir. Eğer geçmeseydi Kuran-ı Kerim'in üstünden onlarca kuşak, ben inanırdım yazılanların hepsine. Ama inanmıyorum o onlarca kuşağın dürüstlüğüne. O onlarca kuşağın dinine sadakatine inanmıyorum! Çünkü insanı tanıyorum. Çünkü kendimi tanıyorum. Canı öyle çektiği için duaları değiştiricek her dinden kuşaklar tanıyorum. İnsan dokunduğu herşeyi kirletmiştir bugüne kadar. Dinin kendini bundan koruması o kadar uzak bir ihtimal ki! Kimse gelip anlatmasın bana insanın iyiliğini, din kitaplarını. Ben sadece mucizleri kabul ederim. Onlara inanmak, insan zekasının kötü tarafından çıktığı belli olan yazılara inanmaktan daha kolay. Kızıldeniz'in yarıldığına, gerektiğinde kadının dövülebileceğinden daha çok inanıyorum. Çünkü mucize bana daha temiz geliyor. Ne birinin çıkarına, ne de bir başkasının zararına binlerce yıl önce bir denizin yarılmış olması. Ya da bir mağara girişinin örümcek ağıyla kapatılması.

Ama o, Adam Smith'in ekonomi için söylediği ancak bu konu ya da uyan "gizli eli" öyle bir hissediyorum ki dört kadınla yatılan aynı yatakta. Öyle hissediyorum ki o kirli insan elini, Yahudi'nin Portestan'ın para kazanma hırsında. İnanılanın bu dünya dışından gelmesi gerekir beni benden alabilmesi için. İsmi farketmez Tanrı, Allah, Jah... Her neyse, benden olmamalı! Bendeki çıkarcılığı, kıskançlığı, hırsı onda da gördüm mü, soğurum yazdırdıklarından. Ama ben bilirim ki yine insandır onları ortaya serpiştiren. O kutsal kitaplara kanlarını karıştıran. İnanırsam bir gün boyun eğerim iyiliğe. Ama matbaadan çıkmış bir kitaba inanmamı beklemek, zekamla alay etmek dışında benden insanın kötülüğünü de unutmamı beklemek olur. Tanıdığım o iğrenç türü de unutursam bir gün, inanırım elbet yazılanların hepsine...

Dürüst olalım... Dinler ve Tanrılar! Hepsi ben ölünceye kadar."

20091124

Hayat, (çoğu zaman) boşa beklediğin bişeydir.


Hayatı anlamaya çalışarak yaşamaktansa, yaşayarak eskittim.
Güneş doğsun diye acelem olmadı hiç. Biliyordum ki doğacaktı.
Ama bazen de ağır kanlı olduğum için kaybettim bir sürü şey.
Ortayı bulamadan yaşadığım için memnunum. Bazı şeylerin zevki böyle çıkıyor eminim.
Tek sorunum, bir günün 24 saat olması ve ölümlü olmak.

Yüzmeyi seviyorum bu arada. Gök yüzüyle de aram iyi.
Sisli havayı da severim. Güzel fotoğraf çekiliyor çünkü.
Yabancıları çok seviyorum bu arada. Kendimi günlerce anlatacak insan arıyorum.
Ağlamak istiyorum bundan ayrı olarak.
Bazen ne yaptığımı bilmiyorum.
Ne istediğimi de...

Bişeyler için geç kalmış olmanın verdiği korku, en az o an yaşayabileceğim olası korkuya eşdeğer.

O yüzden bir yol bulmak zo-run-da-yım!

20091122

Çeyrek ekmek kokorreç içinde amerikan futbolu muhabbetinden sonra ananemi sevmek.

Bugün Umut'un maçına gittim. Koç Üniversitesi'nin kampüsündeydi. Maç: Amerikan Futbolu maçı. 40 tane iri ötesi adam vardı, kapıştılar. Aldım makinamı gittim bende izlemeye ve güzel güzel fotoğraflar çekmeye. Çok güzel kareler yakaladım, paylaşırım 2-3 güne. Onun dışında keyfim yüzde 60larda seyrediyo. Yüzde 20si yediğim çiğköfte sayesinde. Ah bir de kokoreç olsaydı! Sürekli bir şekilde hatırlıyorum. Yemeyen insanları da anlamıyorum. Lisedeydim, 3 arkadaşım hiç yememişlerdi, şimdi bana teşekkür ediyolar.. 2 ay önce de 2 kız arkadaşımı alıştırdım, onlar da hiç yememişti. Alpay Erdem'in dediği tarzda konuşmak lazım bir de "kokoreç yiyenler yemeyenlere karşı bir grup kursalar büyük bir üstünlük sağlarlar, döverler yemeyenleri" sağlarlar bence de. Onun dışında bişey var mı acaba ekleyeceğim... Bir düşüneyim.. Yok sanırım...

Heee, ananemi seviyorum.

Limon Çiçekleri

Mustafa Ceceli'nin Limon Çiçeği şarkısı anlamsız şekilde güzel. Pek güzel değil aslında. Yani nasıl desem, güzel ama bazı kısımları güzel. Onun dışında bu ara Sezen Aksu - Hoşgeldin dinlediğim, sevdiğim şarkılardan. Manga da dinliyorum bu aralar. Teoman her zamanki gibi favorim. Eskitemedim gitti. Yalnız Kalpler Sütunu, bu aralar kafamı meşgul eden parçalardan. Cem Adrian, Tanrının Elleri... Bunları bu ara seviyorum. Ama tavsiyelere de açığım..

Müzik, iyi ki varsın bu arada..

20091121

Akşamıyla bir şehir



Dolmabahçe Saat Kulesi




@ İstanbul - 29 Ekim 2009

İstanbul konu ise;



Gerekli materyaldir.

20091120

Müphem!

Tuhaf bir hayat yaşadığımı inkar etmiyorum. Geçen gün uyuya kaldım, rüya görmüşüm... Haber merkezinde uyuyorum bu arada çalışma masasının üstünde... Ölmüşüm, kendime yukardan bakıyorum, gözlerimi açıyo birisi, kan! Kan boşalıyo gözlerimden! Geri geri gidiyorum, bi bakıyorum, beni sevdiğini söyleyen, yanında olduğunu söyleyen bir sürü insandan sadece altısı başımda... Korkuyla uyanıyorum...

Tuhaftı evet...

Daha tuhafları da var...

Lanetlenmiş hissediyorum kendimi. Sevdiğim herkesin başına bişey gelecek, öleceklermiş gibi... Tabii allah korusun!Ama böyle durum, napalım...

Şöyle yapalım, beni sevmeyin, anlaşalım, tamam mıdır ahali?

20091118

Kötü? Pardon...

Nefretlik bigün yaşadım. Önce kredi kartı borcu için arayıp 6 gün veren bankanın şoku kendime getirdi beni! Resmen bir tokat yedim! Zaten babamla küsüm, annemle şöyle-böyle, kardeşimle iyiyiz ama... Neyse, hayatımda en değer verdiğim arkadaşımın (nurbanu'nun) dayısı vefat etti bugün.

Aradım, tutuldum...
Hiç bişey diyemedim kızcağıza...
''İyi ol'' diyemedim, çünkü ağlamaktan artık nefes alamıyordu ve iç çekiyordu sadece...
Basiretsiz bir adam gibi nefesini dinledim...
''Sonra konuşalım'' dediğinde ''olmaz'' diyemedim...
Kötü bir arkadaş mıyım? O biliyor onu ne kadar çok sevdiğimi...

Neyse işte...

Hayatımda artık iyi bişey olsun lütfen!

Allah'ım rica ediyorum artık, lütfen... Gerçekten... Var isen ispatla kendini!